black and white etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
black and white etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2010

Closely Watched Trains

İkinci Dünya Savaşı sonlarında Çek Cumhuriyeti.


Alman işgalindeki Çek cumhuriyetinde, Milos henüz 45 yaşında emekli olan babasının mesleği olan tren stasyonunda çalışmaktadır. Aşık mıdır deli midir eminim kendisi bile bilmiyor. Henüz genç bile değil. Bildik istasyon müdürü ve çapkın aynı zamanda partizan iş arkadaşını izleyip durmaktadır. Trenlerle birlikte. En büyük derdi ise erken boşalmadır. Masa'ya karşı mahçup olmak istemiyordur. Bu yolda deneyim kazanmak gerektiğini öğrenir. Mutsuzluğunu gidermesi gerekmektedir.

Film ilk 20 dakikalık enerjisini ve hızını sonra yitirir gibi olsa da stabil havası olağan üstü oyunculukları görntü yönetimi ile büyüleyici.

toplumun mevcut durumu, bürokrasi eleştirisi gibi toplumsal yanarı da alaycı şekilde ele alışı çok ustaca kotarılmış. Bir savaş dönemi filminde nerdeyse hiç savaştan bahsetmeyip göstermemesi ama savaşı hissettirmesi etkileyiciydi.

Film 1966'da en iyi yabancı film oscarını alırken Altın Küre e Bafta'da ise adaylığı bulunmakta.

8/10

01 Eylül 2009

Rashomon

Güneşi gösteren adam.

Kurosawa'nın dünyaya adını duyurduğu film bu. Siyah beyaz ve Japonca. Biliyorum ki sırf bu bile bir çok insanın bunu izlemesine engel olur. Ha bir de 1950 yapımı. 80 yapımı filmlere "eski" diyen zihinlerdeki 1950 imajını düşünsenize.

Kurosawa'nın çıkış yaptığı bu film En İyi Yabancı Film Oscar'ının alınca dikkatleri çekmeye başlıyor. Zaten ardında Kurosawa dünyanın en etkili, iyi ve tanınan yönetmenlerinden biri haline geliyor.

Nedir peki bu filmi bu kadar özel kılan?
1- Bir olayı farklı kişilerin gözünden anlatarak bize doğrunun ve olanın hangisi olduğu fırsatı vermesi mi? (Burada düşünülmesi gereken örnek "Run Lola Run" olaiblir.)
2- Yoksa bizi (3.fotoğrafta görüldüğü üzere) olayları dinleyip karar vermesi gereken kişi yaparak yargıç yapmayı başarması mı?
3- Sinema tarihinde, güneşi çeken ilk insan olması mı? (2.fotoğraf) Ve güneş ve gölgelerden bu denli güçlü yararlanması mı? (Aslında gölge deyince "Third Man" gelir akla)
4- Etkileyici oyunculukları mı?
5- Yoksa insanlığımızı ve insanlığa olan inancımızı sorgulamamıza sebep olması mı?


Bir sinema filmi olarak döneminin çok ötesinde bir film. Kocasıyla giderken bir haydut tarafından tecavüze uğrayan bir kadın, onun olayın sonunda(filmin henüz başında) öldüğünü öğrendiğimiz kocası ve onlara saldıran haydut. Bunlara filmin başındaki yürüyüş sahnesiyle akıllara kazınan (kamera çekimi sebebiyle) ve Kurosawa'nın vazgeçilmez oyuncularından biri de ekleniyor. Zaten nerdeyse! minimal denebilecek bu film bu insanların etrafında geçiyor. Bu üçlü arasında olan ve bizim bu üçlünün (dörtlü!) ağzından, sırayla dinlediğimiz hikayeleri var. hangisinin gerçek olduğuna inanmak güç. Karar merci ise sizsiniz. Biziz.

Sinemanın her döneminde her türlü adama ilham kaynağı olmayı başarmış, Sheakspear uyarlamalarıyla insanı etkileyen, Star Wars'a esin kaynağı olarak bizi bizden alan Japon sinemasının en iyi yönetmenlerinden birinin çıkış filmini mutlaka izleyin. Herkese tavsiye etmiyorum. Ama yağmur ve yıkık bir tapınak ve içindeki insanlık savaşı için görülmeli.

9/10

13 Mayıs 2009

The Man From London


Bela Tarr'ın yeni filmi The Man From London, yönetmenin önceki filmleri Werckmeister Harmonies, Satan's Tango ve Damnation'a oldukça benzemekte. Siyah beyaz yapısı, uzun sekansları, az diyalog ve hareketsiz kamerasıyla gerçek bir Alin Taşçıyan filmi. Evet doğru hatırlıyorsunuz bu tür filmleri seviyorum aslında ama Bourne Ultimatom'da 30 saniyede verilen hareketin bu filmde 30 dakikada verilmesi beni bu sefer biraz yordu.  Sonsuz kamera hareketlerin gölgeyle buşuşması yani cinematoğrafisi oldukça etkileyici oyunculukar sade ve yönetmen yine minimalistti. Belçikalı bir yazarın polisiye romanından uyarlanan film Macar bir yönetmenin Fransanın bilinmeyen bir kasabasında geçen bir hikayeye yerşetirdiği İngilizlerle nasıl film yapabilceğinin nadide bir örneği.

Maloin limanda tren yollarında gece vardiyasında çalışan bir adamdır. Hayatının rutin akışı içinde karısı ve kızından başka kimsesi olmadığ açıktır. Onlarla da iletişimin sınırlı olduğu açıktır. Bir gece limanda iki adamın tartıştığını ve birinin kavga sırasında denize düştüğünü görür. Düşen adamın elindeki çantayı fark eder ve sonra gidip onu denizden çıkarır. İçinden çıkan sterlinleri sobada kurutur tüm gece. Ondan şüphelenen tek kişi ise Londra'dan cinayeti ve parayı bulmak için bulunduğu kasabaya gelen dedektiftir. 

Gerçek bir noir film yaratan Tarr, Coen'lerle benzerlikler gösteren bir suç filmi yaratmış. Tabi Coen'lerdeki karakter zenginliği, hareket ve renk Macar yönetmenin filmlerinde yok. Filmde Tilda Swinton'un İngilizce konuşup üzerine sonradan dublaj yapmaları oldukça şaşırtıcı. Geri kalan oyuncular da İngilizce konuşan dedektif haricinde ne dilde konuşursa konuşsun dublajla Macarcaya çevrilmiş.

Genel olarak herkese hitap etmediği açık filmi. Klişe tabirle, durgun Avrupa sinemasından hoşlanmıyorsanız uzak durulacak bir film. Ama yok Bela Tarr izleyip sevdiyseniz daha önce mutlaka görülmesi gereken bir estetiğe sahip film. 

7/10

09 Mayıs 2009

Zift


Zift, işlemediği bir suç için 12 yıl hapiste yatan ve buradan çıkar çıkmaz uğruna cinayet işlenen elmas için kaçırılıp işkence edilen Moth'un hikayesini anlatıyor.
İstanbul Film Festivalinde gösterilen ve benim izlediğim ilk Bulgar filmi olan Zift, siyah beyaz oluşunu stilize bir görsellik haline getirmiş ve bunu yükseliş ve inişleriyle iyi ayarlayan bir aksiyon filmi. (Evet Anıl; stilize şiddeti seviyorum. liboş demokratlar gibiyim)
Vladamir Todorov'un kitabından uyarlanan film Moth'u çilesini bize sevdirmeyi başarmış görünüyor.

8/10

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP