sundance etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sundance etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2015

Whiplash

Whiplash: kamçıyla yapılan sert ve ani darbe anlamına da gelen, geri tepmek anlaminda da kullanilan ingilizce sözcük.



Filmin senenin iyilerinden olduğu kesin. İnsanı içine alıp davul gibi germesi bunun göstergesi. Sıkılmayan söylenmeyen ya da yok artık demeyen yoktur.  Varsa bıraksın bir daha film izlemesin.

Filmin teknik arızaları olabilir. Karakterler biraz daha tanıtılabilir, dramatik yanı attırılabilirdi tabi ki; ama asıl amacı unutuyoruz film izlerken. Film izleme amacımız filmde açık bulup eleştirmek değil bize değişik şeyler hissettirmesi. Mümkünse derinden yoğun şekilde. Ve evet Whiplash bu yılın en etkileyici filmlerinden biri. Kulaklarımız başta olmak üzere duyularımıza hitap edip bizi filmin içine sokan bir film. Bu bile herşeye bedel.

Müzikseverler daha çok severler kesin ama bence kaçmaması gereken bir film. Ben biraz Black Swan tadı aldım. Ama bunu daha çok sevdiğim kesin.

9/10

03 Kasım 2014

Honeymoon

Yuh lann!!!


Kötü film çekilir de bu kadar mı kötü olur. Tamam korku filmlerinden çok bir şey beklemiyorum ama filmin ikinci yarısını komple at çöpe gitsin be arkadaş. Hem de iyi olabilir mi derken.

Gereksiz. Zaman harcamayın derim. Sundance'te seyirci ödülü almış olması sizi kandırmasın.


22 Şubat 2012

Take Shelter

Bir şeyi 40 kere dersen olurmuş. 



Ben sanırım bir şekilde beni düşünmeye sevk eden filmleri seviyorum. Konuşuyoruz da Apo'yla çözmek için senle iki gündür konuşuyoruz diyorum, valla güzeldi film biraz Lynch biraz son itibariyle Irreversible'a benziyor diye karar veriyoruz. Ama genel olarak gerilim dozunu iyi ayarlamış oyunculukları iyi ve süresince sıkılınmayan bir film ortaya çıkmış.


20 Şubat 2012

Bellflower

Gitmesini bilmek gerek. 



Filmler vardır : "Derdi ne tam anlamadım ama filmi sevdim be abi!" deriz. Bu film biraz öyle. Anlaşılmayacak bir şey yok ama derinliği tartışılır. Yine de film insanı sarıyor ve anlatımıyla (özellikle de görüntü yönetiminin katkısıyla) kendisini izletiyor.

Bir kıza aşık olan sessiz sakin adamın dönüşümü güzel. Vazgeçilecek eşik nedir sorusunun cevabı için de görülebilir.

16 Ekim 2010

Mary and Max



bir film hem sıcacık hem kapkaranlık olur mu?

mary and max gerçekten böyle. o kadar mükemmel ki hayatın her anı her
şekliyle bu filmde yer alıyor. diyeceksin ki ne var bunda? ilk film mi
hayatı gösteren? bağımsız film karakterleri hep varlar zaten. o zmaan ben
de sana bu film canlandırma sinemada son noktadır diyeceğim. hamurları
yoğur çek tekrar yoğur tekrar çek. öyleki 2.5 saniyelik çekim bir haftada
yapılmış. yani hayatın kendinden daha zor olmuş filmi çekmek.

evet canlandırma sinema gerçekten zordur. her film için zordur hem de. bu
film gerçek olaylara dayanan sıradışı hikayesi ve karakterlerinin
mükemmel şekilde aktarılışı ile insanı büyülüyor.

küçük bir kız olan mary yalnız başınadır. sorunlu bir aile ve zorlu geçen
okul günleri vardır. bir gün rastgele bir sayfa koparır adres defterinden
ve o sayfadaki isme mektup yazar. ama bu kişi ameikadaki maxdir. en az mary kadar -bence ondan çok daha-orjinaldir. Ve bu iki insan mektup arkadaşı olurlar. zaman
geçr yıllar biter biz onların hikayesiyle kah güler kah hüzünleniriz.

ama bu hikaye öyle güzel aktarılırki gerçek olduğunu biliriz zaten. tatlı mary
ve huysuz max yazıştıkça biz meraklaırız.

iyi bir senaryo iyi bir teknik çalışma ve harika bir film.
herkese tavsiye olunur.

9/10

12 Ekim 2010

The Killer Inside Me

piskopatım piskopatsın piskopat.




sevgili okur ben bu filmi sevdiğim için piskopatsım.
ama winterbottom bu filmi çektiğin için kesinlikle piskopatsın.
casey afleck ise gerçek bir piskopat gibi oynadığı piskopat.

Tokat gibi çarpan filmleri seviyorum. Gücünü 1952de yayınlanan aynı isimli romandan alan bu film winterbottomun olgun avrıyla aceleye gelmeden insanı sarsıyor. öylesine güçlü ki film irkiliyorsun ve "lan olum yapma lan" diyorsunuz. O kadar sert ki cinsellik sahneleri 9 songs'tan daha sarsıcı, dedektiflik bölümleri "fargo" zekasında, şiddetin sansürlenmemesi ise en az "irreversible" gibi.

Winterbottom'un 18. filmiyle karşı karşıyayız sonuçta. Hep nevi şahsına münhasır filmler çeken bu adam bir yerlerde birileriyle kesişiyor. Ama bu benzetmeye çalışan bir kesişme değil. Bu ustalığın izlerinin benzemesinden kaynaklı. İlk filminden bu yana ise 15 yıl geçmiş. 15 yılda 18 film. Üretkenlikte son nokta bu adam. Bu filmi ve karakterleriyle Woody Allen ve Fronçois Ozon'a da göz kırpmaktan geri durmuyor.

bu film bir yandan ve belki en çok ihtiarlara yer yok'a benziyor. coenler gibi bir adam değil winterbottom. ama bir kitabı uyarlarken nasıl sadık kalınacağını ve etkisini azaltmayacağını biliyor. ben bu adamı seviyorum çünkü -kubrick gibi- hep yeni birşeyler yapıyor yeni şeyler üretiyor. Farklı türler deniyor. Yeni türler yaratıyor (Tristram Sahndy gibi). Ben bu adamı seviyorum güzel kadınları oynatıyor bir de filmlerinde. bence güzel kadın önemli. seyir keyfini arttırıyor (seksistim evet).





Polis Memuru Lou Ford'u izliyoruz. Texas'lı kendisi. Aynı zamanda bir piskopat. Değişimleri sık olsa da bunu belli etmiyor. Ta ki intikam almak için beklediği kasabanın taşaklı zengini Chester Conway'a karşı bir fırsat yakalamışken. Oğlunun bir fahişeyle ilişkisini değerlendirip Chester'ın oğlunu ve fahişeyi acımazsıza öldürür. Bu ise herşeyin başlangıcıdır. Bebek yüzlü polis memurundan şüphelenmek için çok daha fazlasına ihtiyaç duyan eyalet polisi ise Bill Pullman.

Filmin böyle karanlık bilinmeyen bir karakter barındırmasına rağmen olaylara karşı oldukça şeffaf davranmış Winterbottom. Sorulacak soruların hepsinin cevabını veriyor. Bunu acemice değil gayet sakin ve yavaşça yapıyor.

Film Jessica Alba, Cassey Affleck, Kate Hudson ve Bill Pulmann gibi yıldızlarla dolu. Ama Casey Afleck insanı korkutan bir piskopat tribine giriyor. İnsana "gerçeğim ben" diye fısıldıyor. Hem de çaktırmadan arkadan gelip kulağına eğilip.

8,5/10

09 Haziran 2010

Dead Snow




Yok lan aaslında izlenmeyecek gibi değil. Ama vasat bir senaryo vasat oyunculuk ve vasat olan herşey. Az korkutucu, biraz komik. sıkılmadan izleniyor en azından.

Yine değinecem. Senaryo bu kadar mı kötü olur kardeşim? Biraz uğrşasanız fena olmayacakmış film. Neyse izleyin efendim. Bence yeterince vahşi değil. Sevgilinizle izleyin hem de.

6/10



02 Şubat 2010

Sundance Kazananları




Jüri Büyük Ödülü : Winter’s Bone
En İyi Yönetmen : Eric Mendelsohn - 3 Backyards
Waldo Salt Senaryo Ödülü – Debra Granik, Anne Rosellini - Winter’s Bone
Jüri Özel Ödülü : Sympathy for Delicious
En İyi Görüntü Yönetimi: Zak Mulligan - Obselidia
Seyirci Ödülü: Happythankyoumoreplease
Dünya Sineması Jürisi Ödülü: Animal Kingdom

Winter's Bone en iyi film ve en iyi senaryoyla öne çıkıyor ve ilgimizi çekiyor.
Burdaki ödüller sadece drama dalındakilerdir.

27 Ocak 2010

Sundance Sundance Sundance

40 kez yazsam ışınlanır mıyım Utah'a?


Yine çok iyi filmler var Sundance'te. Winterbottom'un The Killer Inside Me (ki Antichrist'in Cannes'da yaptığını Sundancete bu film yptı deniyor)
Rob Epstein ve Jeffrey Friedman'ın beraber yönettiği Howl,
Duplass biraderlerden Cyrus,
Joseph Gordon-Levitt ve Natalie Portman'lı Hesher,
I Am Love,
Enturage'dan sevdiğimiz Adrien Grenier'in belgeseli Tennage Paparazzo.
Blue Valentine,
The Kids Are Allright,
The Runaways.

Ve pek pek çok daha fazla film var. İşin kötü yanı bu filmlerin çoğu vizyona girmediği gibi çok azına da dolaylı yollardan ulaşabiliyoruz. Neyse öyle bir yazı işte. İf'e gidemeyen ben (ki filmlerin yarısını malum dolaylı yoldan izlemişiz, ne anladık o seçkiden diyorum) Sundance'i rüyalarımda bilenem göremiyorum.

Sevgiler.




13 Nisan 2009

Five Minutes of Heaven


five minutes of heaven alman yönetmen oliver hirschbiegel imzalı bir film. Yönetmeni herkes Das Experiment, Der Untergang ve Hollywood yapımı The Invasion'ın yönetmeni. Son yazdığım hariç sağlam filmlere imza atmış biri.

İrlandalı Joe Griffen (
james nesbitt) abisinin ölümüne tanık olur ve bu travmayı üzerinden atamaz. bir televizyon programı da onu öldüren fanatik ingilizi (liam nelson)  bularak bu iki kişiyi bir tv programına çıkarmak için biraraya getirmeye çalışır. 

film yine ira temalı politik film gibi dursa da aslında bu iki erkeğin hesaplaşmasını anlatıyor. Mavi köşede, yıllarca abisinin ölümüne engel olmadığı için sorumlu tutulumuş, olay sonrası 2-3 yıl aralarla aile fertlerinin de acı ve keder yüzünden ölümüne tanık olmuş ve bunu yapanla karşılaşınca bunları ona ödetmek isteyen bir İrlandalı, kırmızı köşedeyse gençlik ateşi ve sadece popüler olma kaygısı güden aslında birini öldürmesinin ideolojik bir tarafı olmayan bir ingiliz. 

Teke Tek isimli televizyon programında karşılaşacaklar. Aslında geçmişleriyle karşılaşacaklar. biri içindeki öfkeyi diğerinin içindeki pişmanlıkla çarpıştıracak. Sonuçta da büyük patlama sayesinde program reyting alacak. Bu bölümde sert bir medya eleştirisi olduğu aşikar. Program öncesi Joe'ya samimiyet gösteren tek kişinin ise ingiliz değil doğu bloğundan bir göçmen olması ayrıca manidar. Bu ikilinin program öncesi, gerçekleşmeyen program sırasında ve sonrasında nasıl ızdırap çektikleri, her iki tarafında ayrı şekillerde geçmişten kurtulamamaları daha önce var olmasına rağmen anlatılmayan bir şey sanki. Sanki duvarda duran kedi fotoğrafını trajik bi olay olunca görmek gibi.

yönetmenin medya eleştirisi ve geçmişin izlerini arayışı oldukça ustaca. tempoyu arttırış ve azaltışları gerçekten etkili. özellikle merdiven inip geçmişini katleden adamla karşılaşmanın stresiyle yüyürken, kameran takılıp bir şekilde çekim aksayınca yapımcının tekrar çıkıp aşağaı gelebilir misin dediği bölümdeki iniş çıkışlar inanılmazdı. oyunculuklar her zaman ki ingiliz profesyonelliğinde. 

filmin sundance'ten en iyi yönetmen ve sinema yazarları ödüllerini aldığını da hatırlatmak isterim. Bu bile izlenmesi için iyi bir referans verecektir. 


8/10

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP