2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2012

Drag Me To Hell

Sam Raimi özüne dönerse.




Dr Bey neden bilinmez zorla korku filmi izletiyor bana. İyi korku filmi bulmak zor. İşin içine mistik olaylar büyüler girince senaryoyı yaratmak kolay olsa da etkisini arttırdığı da kesin.

Yaşlı kadına yardım etmeyip onu utandıran bankacı kızımız onun lanetiyle kötü ruhla karşı karşıya kalıyor. Ve bundan kurtulmaya çalışıyor. 

Film korku ögelerini etkili kullanıyor ve küçük bütçeye rağmen seyirciyi rahatsız etmeyi başarıyor. Bunu yaparken de sistemi leeştiriyor. Aslında eleştirinin temeli damat adayının zengin ailesinin orta kesim kıza tavrı ve bankanın ufak hesaplarla insnaları mağdur edişi. Yani kapitalizm ya da zenginin çürkinliği. Benim de en takık olduğum konu bu zaten ya film ondan orta üstü. 

Korku filmi ilzemek isteyenler için fena değil. Hatta başarılı bile. Yönetmenin eskiyi yad edişi başarılı.

7/10

16 Mart 2012

Stake Land

Allahını seversen şu resimdeki zombi mi vampir mi?



Gerçekten gereksiz bir film.
"Lan zaten sen bahsedene kadar duymamıştık ve izlemeyecektik. Ne uyuz ediyon ki bizi" derseniz hak veririm. Ama sizleri kötüden sakınmak bir ananın bir babanınki gibi benim de görevim.

Neyse filmde anlaşılmaz vampirler var. Günışığında kavrulan ama vampirden çok zombiye benzeyen tipler, saçma yanı. Ama filmdeki din eleştirisi de öyle böyle değil gerçekten. Yine de film vasat altı.

Imdb puanı ise bir korku filmi için gayet iyi : 6.6


20 Ocak 2011

I'm Here

Geç kalmış yayın

link burada. site güzel. linkten izleyin derim.
Ötekileştirme mi? Ne alakası var!








17 Ocak 2011

Behzat Ç.

Sırıtma la !!



Sırıtyorsun değil mi bu cümleyi okurken. Bu ilk cümleye sırıtanlar bu diziyi izledi demektir çünkü. Sadece bu girişe bile sırıtıyorsanız diziyi seviyorsunuz demektir haberiniz olsun. Sırıtmayanlar ise diziyi bilmiyorlar demektir. Diziyi bilmeden sevmek zaten mümkün olamaz.





Öncelikle Behzat Ç.'nin uyarlandığı Her Temas İz Bırakır ve Son Hafriyat kitaplarının tanıtımına Radikal Kitaptan bakalım : "Kızılay, Sakarya Caddesi, Ssk İşhanı, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Atakule, öğrenci evleri, emniyet, cinayet masası. Ankara'da, hayata kendine ait bir adalet anlayışı çerçevesinden bakan, "yeni müktesebatla" uyum sorunları yaşayan, lambur lumbur, "dişli" komiser Behzat Ç.'nin dünyaya bakışını sorgulatan bir cinayet işlenir... öğrenci alemine, başka alemlere, ama asıl polis alemine dikiz atan, bol entrika vaat eden soluk soluğa okunacak bir polisiye." Dizi kitapla birebir alakalı, ilintili.



Behzat Ç. kitaplardan aldığı güçle Türk televizyonlarında bir polisye dizi olarak fenomen olma yolunda hızlı adımlar atıyor. Behzat Ç. pek çok açıdan Türk dizisi normlarına uymuyor. Türk polisiyelerinin (Arka Sokaklar, Kanıt) İstanbul’dan çıktığı düşünülünce Behzat Ç. farkını, Ankara’da geçiyor olmasıyla yansıtıyor.



Şehrin Ankara olması ne fark eder ki? Nasıl olsa İstanbul’dan ekip kalkıp gidiyor diyebilirsiniz. Aslında ekibin veya oyuncunun transferi değil mesele. Farkı yaratan; Emrah Serbes'in kitaplarındaki başrol oyuncularının dizide de aynı olması. Emrah Serbes yaşadığı şehri iyi biliyor ve bu yüzden de derdi hikayeyle beraber Ankara’nın ruhunu yansıtmak. Zaten karakterleri anlatırken onlara yapıştırdığı ilk yaftası Ankaralı oluşları. Dizide Behzat'tan sonraki başrol oyuncusu oluyor Ankara. Asla unutmuyoruz hangi şehirde olduğumuzu. Diğer fark yaratan olgu ise herşeyin gerçek(çi) olması. Öyle ki, tek bir bölüm yetiyor içine girmek için. Behzat Ç ve ekibi cinayetleri hiç de CSI: New York gibi çözmüyor. Sorgu, dayak, küfürle hallediyorlar işlerini. Bunları yapanları da kahramanlaştırmıyor (antikahramanlaştırıyor desek daha doğru olacak) ama sempatimizi kazanıyor. Hem de bu soyadını bilmediğimiz bir karaktere duyulan sempati.



Ankarayı iyi kötü biliyoruz da Behzat Ç nasıl bir adam?



Behzat Ç. işini iyi yapan ama sosyal hayatla ilgili sıkıntıları olan bir adam. Sorunları olmuş, oluyor ve olacak gibi duruyor. Kızıyla alakalı ağır travmaları olan biri. Müzik dinlemeyen, kitap okumayan, herhangi bir siyasi görüşü olmayan ama yukarılarda kendisinin ilgilenmediği dostları olan biri. Televizyonda sadece aslan belgeseli izleyen, sigara ve alkol tüketen. Pavyona giden. Herkese rağmen Gençlerbirlini tutan. Ama hepsinden önemlisi "Ciddi" bir adam. En başta diziyi izlerken sırıtıyoruz demiştik oysa. Bukowski şöyle demiş zamanında: “Turgenyev çok ciddi bir yazardı ama beni güldürüyordu, çünkü bir gerçekle ilk karşılaşma, gülme duygusu uyandırıyor insanda. Başka birinin gerçeği sizin de gerçeğinizse ve o bunu sizin için dillendiriyorsa müthiştir."



Saçmasapan konuşma be!



Behzat Ç. Türkiyede çok örneği olmayan bir yol seçiyor kendisine. Her bölümde başka olay (cinayet) olmasına rağmen karakterlerini anlatıyor ve biz de cinayetlerden ziyade bu adamların hayatlarını izliyoruz. Cinayetler sadece bir ortam yaratıyor. House Md'ye benziyor bu yönüyle. Zaten dizi ona göndermesini de beyaz tahta üzerine davanın şablonunu oluşturacak isimler yazarak yapıyor. Başka esere gönderme yapılması Türk dizilerinde sık rastlamadığımız bir şey. Sırıtmamıza sebep olan detaylardan biri. Karakterler demiştik; Behzat'ın ekibindeki bazı karakterlerin havada kalacağı belli. Belki senaryo aşamasında zenginleştirilirler. Ama Harun, Akbaba ve Hayalet acımasızca geçmişlerine kadar didikleniyor. Hayatları tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. Sempatik olsalar da cahillik sınırlarında gezinmeleri, dandun hayat tarzları, iyi yanları kadar aileleri, karanlık yanları da ortaya çıkıyor. Bu kötü yan genelde uyguladıkları ve beis görmedikleri şiddetle alakalı oluyor.



Ingebor Bachman: “faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar..." demişti. Behzat Ç. öncelikle insan odaklı bakıyor herşeye. İnsanın tutumumlarıyla değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Bu nedenl karşılaştığı en büyük eleştiriler; uyguladığı kişisel sert yöntemlerle (dayak, şiddet, mahkeme kararı olmadan yaptığı uygulamalar) yaptıklarının polise yüklenmemesi ve diğer polislerin de bir süre sonra onun gibi sert olacağı. Ama dizi bunun böyle olmadığını her geçen bölümde gösteriyor. Hele ki 10. bölümünde tavan yaparak sırf kendi adamlarını yerleştirmek için bir insanı öldüren emniyet teşkilatının içindeki yozlaşmayı göstererek tokatını atıyor. Kendi faşizmini(kişisel olanı) maruz görürken adil olmayan ötekine cevabı oldukça sert oluyor.



Not: "Ana karakterin ismi Ece Ayhan'a dolaylı bir saygı duruşudur... Ece Ayhan'ın babasının ismi Behzat Çağlar'dır" buyurmuş Murat Uyurkulak.



Not 2 : 15.Bölümde “Ahmet Kaya’nın da masum olduğu 10 yıl sonra ispatlandı. Medya böyledir” minvalindeki Şule cümlesi basına sert bir tokattır belki ama en önemlisi Ahmet Kaya’ya bir saygı duruşudur.



Not 3: Yazı geçiktikçe eklemeler geliyor. Son bölümde Hrant Dink cinayetine, sürecine, kişilere ağır giydirdi. Bir daha düşünün bu dizi polisi sempatikleştiriyor diyenler. İyi düşünün.



03 Ocak 2011

Black Swan

Bazı filmler hakkında hemen yazmaktan korkuyorum. Sindirmek istiyorum.



Black Swan'ı 10 gün önce izledim.


28 Aralık 2010

Le Concert

mihaileanu bunu hep yapıyor. herkese dokunacak ve etkileyecek filmleri var. le concert pek çok açıdan pek çok kişiyi tatmin edecek bir film. müzik dolu. müzik başrolde. müzik heryerde.



sovyetler birliği zamanı bir sebepten orkestrası dağıtılan ünlü şef 20 yıl sonra hademe olarak çalıştığı orkestra binasına gelen bir davet faksı üzerine ani bir karar verir. buna göre davetiyeyi kendi cevaplayacak ve eski ekibini kurup bir kereliğine de olsa tekrar sahne alacaktır. hem de pariste. bu çabanın asıl sebebi ise pariste çalacakları sırada kendilerine eşlik edecek keman virtözüyle arasında bilmediğimiz bağdır.

Film bir avuç yoksul rus'un bu sayede fransaya gitme çabaları ve yaşadıklarıyla ilintili. Film sınıf farklılıkları komünizm eleştirisi gibi pek çok şeye değinirken sık müzik kullanımı ve orjinal karakterleriyle yine de eğlenceli bir hal almaktan geri kalmıyor. Hatta ilk akla gelen şey çok eğlenceli olduğu. ama asıl mesele bir yerden sonra kendinizi kaptırıp karakterlere akıl verip yaptıklarına sesli şaşırmanız. Her filmde yapamazsınız çünkü bunu.

Dedim ya herkese uyacak güzel bir film. Hele bir son 15-20 dakkası var ki inanılmaz iyi.
Ben olsam izlerim. Eğlenip sıkılmadan bir akşam garanti ediyor Radu size.

7,5/10




23 Aralık 2010

Kara Köpekler Havlarken

kara köpekler havlarken birileri voliyi vuruyor mu ne?



çok mahalle filmi. gerçeğe yakın karakterler falan. fantastik bir iş çalma girişimi.

sarmayan bir film. sinirler gergin. erkan can klasik. köpekler kara. arkadaşlar aptal.
silahlar belde. polis heryerde. aşıklar aynı. kaçıklar farklı. filmler anlamsız. izlemesi sıkıcı.
olmasa da olurlu. haydi kalın sağlıcakla.

21 Aralık 2010

Delinin Birinden Gelsin


Yorumsuz. Yaorumsuz yazmak bence ironik. İroniğin tanımı : İroniye dayalı. *



20 Aralık 2010

God Is An Astronaut


Sevgili Astronotlar 2012 ortasına kadar yeni albümleri hazır olmayacağı için 4 şarkılarını yayınladılar. Bizleri kendilerinden mahrum bırakmadıkları için teşekkürler.

Bu arada mart ayında türkiyedeler. bu kez kaçmaz kanısındayım.


http://www.superadmusic.com/GodIsAnAstronaut_2fmRadio_Session.zip

2010'un en iyileri

2010 yılı nedense bana çok dolu dolu geçmedi gibi geliyor. Belki beklediğim filmlerin yıl sonuna kalması ve aralığın son haftası ya da 2011'de izleyecek olmamla iligli. ( Örneğin : somewhere)



Ama gerek Türkiye gerekse -uzakdoğu başta olmak üzere- yabancı sinemada bir polisiye furyası vardı. Bu toplumun gizemle birlikte artık hareket istediğinin en somut örneğidir. Artık uzun sekans film çekmek ve bunu izlettirmek zor. Belki bu tutum yanlış ama 2010 sineması böyle. Toplum üzerindeki polis etkisinin tüm dünyada artması ve polisin sertlikten çekinmemesi de eş zamanlı olduğu için böyle hissediyor olma ihtimalim var.

Bu polisiye furyasından ise sinemanın gücünden beslenip onu kullanarak çekilen filmler de var. Bu filmler alt metin ve zeka parıltılarıyla etkileyici oldular. Sanıyorum Av Mevsiminin beklentilere cevap vermeme sebeplerinden biri de buydu. Behzat Ç., Sun Taam gibi yapıtlardan sonra olmazdı. Olamadı. Ama baktığımız zaman polis her türlü konuya dahil edileibliyor. Yeri geliyor The Other Guys'ta sistemi içinden eleştirirken eğlendiriyor, yeri geliyor Bad Lieutenant ile kendiyle birlikte dini eleştiriyor.


Not : Bu liste 2010 çıkışlı filmlerden oluşmuyor. Blogda bu sene içinde izlenip yazılmış filmlerden oluşuyor. O nedenlede son derece kişisel. Ayrıca filmlerin isimlerine tıklarsanız izlediğim zaman yayınladığım yazıya gitme şansınız da var.



Un Prophete: Çünkü hala aklımda. Çünkü etkisi taze. Verdiklerini düşünüyorum tartıyorum hesaplıyorum. Tekrar izlemek istiyorum. Herkes bilsin istiyorum. Ne dedi sakallis : Hristiyan tarihinden beslenen tonla film izledikten sonra, islam tarihini böylesine güçlü kullanan beslenen bir film güzel bir sürprizdi.



Mad Detective: Uzun süredir böylesine iyi yazılmış bir senaryo, değişik bakış açısı ve şaşırtıcı öğeler görmemiştim. Resmen sinema tutkumu kuvvetlendirdi.




Inception : Büyüklükle karmaşıklığı alıp anlaşlır hale getirip kurgulamak Nolan'ın işi. Vaktinde Tarkovski, Bergman, Kieslovski izlnediğinde ders alınır sinemanın nasıl yapılması gerektiğine dair ip uçları edinilirmiş. Şimdi bu görevi Anderson ve Nolan üstlenmiş gibi görünüyor.



The Secret In Their Eyes: Bu senin sürprizi. Arjantinden bir cinayet, polisiye daha. Eğlenceli yerleri kadar insanı sarsan sahneleri de var. Ben tarz olarak başkalarının hayatıyla aynı yere koyuyorum.





The Chaser : Her şey ters yüz. kurallar gereksiz. Polisiyelerde anti kahraman unsuru kuvvetleniyor ama bundaki çaresizlik ve çaba hiçbirşeyde yok.








Mary and Max : Bir film hem sıcacık hem kapkaranlık olur mu?







Buried : Bu kadar dar alanda bunu yapıyorsan iyiysindir.
Hayat Var: Bu kadar sarsıyorsan iyisindir.
The Killer Inside Me : Bu kadar geriyorsan iyisindir.





The Damned United: Futboldan bir şey olsun diye bile konurdu da Clough'un başarısızlıklarını anlatmak yürek isterdi. Cesurluğu ve belgeselvari havası tertemizdi.



İLK 10 Sonrası



Bonuslar

The American
Le Concert
Toy Story 3
Bad Lieutenant
Robin Hood

10 Aralık 2010

The Other Guys

ters. eleştirel. eğlenceli.


herşeyi ters yapıyor. herşey beklenmedik şekilde gösteriyor. kahramanları alaşağı ediyor beklenmedik karakterler çıkartıyor abartılı entellektüeliteyle dalga geçiyor beklenmedik şekilde gelişiyor.

ama bu bir yerden sonra sıkıyor. herşey gerçekçilikten uzaklaşıyor. amacı da bu işte. absürd abartılı bir dünya resmediyor. büyüklerin, oyunlarla büyük oluşunu medyanın insanlara nasıl kahrmanlıklar pompaladığına değiniyor. normalde ne kadar sıkıcı olduğunu, rutin olduğunu gösteriyor dünyanın.

film bittikten sonra zenginlerin nasıl daha zengin. fakirlerin nasıl daha fakir olduğunu rakamlarla gösteriyor. Kurmaca olan filmden sonra gerçek rakamlarla aklımızı çeliyor. Zaten film de hep böyleydi.

Not: Mark Wahlberg'in sanatla dalga geçişi ve herşeyi bilişi ile ilgili sahneler çok keyifliydi. Şok dalgası tokat gibi yayılıyordu insanların arasında.

6,5/10

Not 2: Puan neden az diyenlere cevabımı yazmıştımdı. Sıkıcı oluyor. Yoruyor. bir de yormasa süper.
Not 3: İkincisi gelir bu filmin büyük ihtimalle. Gelsin. Çoğu devam filminden daha iyidir.

09 Aralık 2010

Av Mevsimi

Ortalama bir polisiye filmi. Tek farkı türk yapımı. Çok şey beklememk lazım heralde polisiyelerden. Ya da Türklerden.



neyse yavuz turgul türkiyenin cloude chabrol'üdür. ama bu bir övgü değil ne yazıkki. her filminde aynı karakter var ve maalesef hepsi de şener şen. erdemli. uyumlu. hoşgörülü. anlayışlı. yeri geldi mi sert. yeri geldi mi fevri. ülkenin farklı yerlerini bilen herkesi seven kişi her filminde başrolde maalesef. artık bu karakter bile yeterince sıkıcı olmaya başlamışken derinliği ve meraklandırma etkisi az olan bir senaryoyla gelmesi gerçek bir hayal kırıklığı.

benim takıldığım şey ise bu kadar uzun bir filmden beklenmeyecek şekilde karakterlerin havada kalması. yuh diyenler var eminim. ne anlatılan özellikleri kullanılıyor ne de pek çok konu aydınlatılıyor. karakterler bence anlatılsa bile bize eylemlerle dönmüyorlar. bu da sıkıcı oluyor. (idris belki biraz. son sahnesinde)

iyi bir gişe filmi.
ama burdan yola çıkarak şu denebilir : gişe filmi. eli yüzü düzgün. ağır aksak ilerleyen ama beklentileri asla karşılamayan bir film.

komik ayrıca. gayet güldürüyor. bence bu hikaye için fazla bile.
seyircinin gülmeye odaklanması tabi cem yılmazdan ama adam ölürken bile gülmek nedir. küçük eleştiri yazarım. ufak şeylere takılırım.

02 Aralık 2010

Baaria

bir tarnatore filmi. İtalyan yani.


ne çok film izledik 1930-40ların italyasını anlatan. Ülkenin o dönemi mi iyi yoksa dönemde çocuk olanlar büyüyüp iyi yönetmenler mi oldu bilmiyorum.

Ama tarnatore'nin yeni filmi tam bir İtalya filmi. Il postino ve Cineam Paradiso arasında giden anlatım tarzı ve hikayesi ile de Angeloupolus Ağlayan Çayırları gibi (nesil hikayesi ve yılları. o kadar acı değil sadece).

Film Baaria'dan yola çıkarak aslında bir İtalya tarih filmi gibi. İlk çocukluğundan itibaren Peppinonun yaşlılığına uzanan bir süreç var karşımızda. Bu da 1930lardan 2000lere uzanan bir yolculuk oluyor. Değişimi gözler önüne sürüyor. Bu yolculuk sırasında Dünya savaşı öncesi ve sonrası ülkenin hali. Sonrasında mafya ve komünizm savaşı. Zengin, fakir ayrımı. Bir çocuğun erkek oluşu baba oluşu ve hayatındaki her türlü mücadele var filmde.

Bunca tarih kokan ve bunedenle de büyük prodüksiyon sayılabilecek film yer yer fragman gibi hızlı geçiyor bölümleri. Koca bir ömrü 150 dakkaya sığdırmak kolay değil tabi. Ama yine de yer yer belgeselvari bir hava seziyorsunuz. İtalya ve aile sözlerine sinema eklenince akla gelen ilk klişe Amarcord'a gidiyor akıl. Ama Il postino da değil Cinema Paradiso da değil (ki ona gönderme yapıyor) Amarcord hiç değil. Ama hepsinden biraz var ve keyifli. Uzun süresine rağmen sıkmıyor.

Yine de faşiszme ve mafyaya (Don Carlone göndermesiyle) giydirmekten esirgemiyor kendini ve Mussolininin sahnede madara edilmesine de izin veriyor. Eğlence unsurlarını sık sık koyuyor filme. Bu sayede bir ülkenin hayatına tüm yalınlığıyla tanık olurken sıkılmadan film izlemiş oluyorsunuz. Kültürü merak edenlere tavsiye edilir.

20 Kasım 2010

The Walking Dead


Sanki bilmedik tahmin edilmedik hiçbirşey yok gibi. ama Felaket ilgi çekici ve sürükleyici. Yani 28 gün sonra, I am Legend benzeri bir dizi. Tabi yaşayan ölülerin şafağı miladı. Ama aynı adlı çizgi seriden uyarlanan dizinin birinci sezon üç bölümü yayınlandı. 6 bölüm sonunda ilk sezon bitecek ve ikinci sezon ancak kasım 2011 de başlayacak. Bunca araya rağmen bu sezonu takip etmekte yarar var.

Hikaye kabaca hastanede uyanan polis memuru Rick ne olduğunu anlamaz ama insanlar zombileşmiştir ve her yer yıkık döküktür. Nasıl haytta kaldığını bilmediğimiz Rick karısı ve çocuğunu bulmak için yola düşer. Yalnız kovboydur zaten.

Dizinin bazı bölümleri gerçekten gerilim içermekte. Ayrıca fazlaca kan bağırsak şiddet görmek mümkün.

Bu sezonun tavsiye dizisi de bu olsn madem.

11 Kasım 2010

Red


uuu beybi!! hastasıyım gözlerinin!


çok eğlenceli. hem de aksiyonlu. çatışmalı hoplamalı ama bir iki yer hariç gerçekçi. hem de romantik. hem de komik. hem de akıcı. hem de devamlı. iyi lan işte.

hiç beklemediğim kadar hoşma gitti. şaheser değil. 10 yıl sonra hatırlamayız ama gerçekten başarılı bir film. konunu gelişi gidişi oldukça oturaklı. klasik hükümet eleştirisi ve geçmişten arınmak için günah çıkaran sahneleri olsa da (biliyorsunuz ben bu sahneleri samimiyetsi buluyorum) güzel film. zaten kadro ve prodüksiyonun büyüklüğü de bundan. yani hem iyi hem de hızlı film çekelim demişler. herkes bunu hak ediyor. çekmişler. olmuş.

8/10

Not: eskiden böyle filmlere çok düşük puanlar verirdim. kriterler değişiyor sanırım. bu eğlenceli 8/10. sinematik değer 6 falandır ama. yemişim sinematik değeri. ben dalgama bakarım arkadaş. (Anam çoştu lan bunlar)

19 Ekim 2010

Bornova Bornova

Bornova değil insanlarının hikayesi.



Bu filmi salt bornovaya mal etmek sanırım doğru değil. Zira bir iki kare hariç fiziki olarak bornovadan birşey yok. Ama film içindeki karakterler oldukça sağlıklı şekilde izmirliler. Bornovalılar.

Kimler vardı filmde?
Altay altyapısındayken sakatlanan ve askerden gelip taksici olmaya çalışan, bir kıza takılan izmirli bebesi.
Onun aşık olduğu izmirli kız. Afişte. Korkulur. Şeytan bakışlı. Nasıl da zengin piçi fakir kız draması yaptı ama. Fallik.
Onun serseri, ot satıcı motosiklet tamirlerine bakan biladeri.
Bunların takıldığı bakkal. Arada ayar verse de bunlardan kurtulamayan.
Bir bok olmadığı halde ayar üstüne ayar veren taksinin sahibi. İş verecek hesapta. Abi.
Hiç bir iş yapmayan sosyalist bir sinemacı. Belgesel çekme derdinde. Ama Konuşmaktan ötesini yapmıyor. Dergilere cinsel fantaziler yazıp para kazanıyor. Mahallenin abisi.
Bunun eşi. Aldırmıyor adama hiç. Vazgeçmiş gibi bir hali var yani. İşine gidip gelen bakımlı.

Film mekanı değil karakterleriyle farklı izmirlileri gösteriyor. Gerçekten bunların hepsi var burada. Filmi iyi yapan şey de bu zaten. Kızlarından korkacaksın mesela. 3.sayfa haberlerinde pekçok cinayet var. Böyle ot satan adamlar var. Kanka tribi ama adamı uyuz edip faydalan yalan üstüne yalan sıkan bir model.

İzmir var. Sosyalist. Ama hareket geçmeyen, lafta. Saf. Bir kız için delirecek ona inanacak kadar. Serseri. Düzgün aileden asi olacak kadar. Güvenilmez. Kızlarna güvenilmeyeceğini herkes biliyor.

Neyse. İzmir insanı var filmde. Hikaye ya da görüntü ön planda değil. Oyunculuklar iyi. Ama senaryo ve filmin geneli için bunu söylemek zor.

Sevdin mi derseniz? Yok. Sevmedin mi? Yok, öyle de değil. 6 falan vereyim. Hakkı bu. İyi niyetli ama sinematik ögelerden yararlanmadan sinema yapmak için yaratıcı olmak gerek. Bu oldukça sade olmuş.

6/10


not: antalyada büyük ödülü kosmıs ile paylaşmış. İşte bunu yadırgarım. Sinema dilleri bambaşka da olsa Kosmos çoğu açıdan bu filmden iyiydi.
not2 : Öner Erkan en iyi erkek oyuncu ödülünü haketmiştir. PEk de hak etmiştir hem de.

24 Eylül 2010

The Good Heart


Demek ki kalp güzelliği herşeyden önemliymiş.



Aslında izlerken düşünüdklerimle sonra okuduğum iki üç şey arasında fark var. Daha bilinçli izlenebilirmiş. Ya da filmi bölük pörçük değil tek parça halinde izlemek gerekiyormuş. ama sonuçta ben kendi üzerimdeki etkilerine değineceğim.

Nedense beklediğim vurucu etkiyi yapamadı. Dagur Kari sevdiğim bir adam. İyi bir yönetmen. İyi bir yönetmen. Sanırım Lukas Moddysen ve Dagur Kari'nin amerikan ortaklarla giriştikleri işler orta halli. Kesinlikle kötü değiller ama kendi ülkelerindeki özgürlük saldırganlık yok gibi.

Bu film ise aksi Jacques ve sokaktan getirdiği Lucas'ın hikayesini anlatıyor. Biri ölmemk biri ölmek için çaba sarfederken hastanede yolları kesişir ve Jacques ölümünn yakın olduğun farkında olarak barını Lucas'a devretmek için onu eğitmeye başlar.

Tabi aralarındaki yaş farkı ve dünyaya insanlara yaklaşımları oldukça farklıdır. Yaşlı Jaques sert aldırmaz küfürbazken Lucas onudaki herşeyin karşıtını barındırmaktadır.

Bu hikayenin dramatik yanı çok sert değil. Dozunda. Ama gerçekten çok iyi esprilerin olduğu sahneler de var. Bu açıdan başarılı filmin tek eksiği tahmin edilebilir sonu.

Yine de eli yüzü düzgün. Sessiz sakin bir film var. Kimse aşık olmayacaktır eminim ama kimse de vasat bulamaz.

Ha ne okumuştum derseniz : Jacques'ın J.Jacques Roussue göndermesi minvalinde ve felsefeye sırtını dayamasaydı. Evet eğlenceli bazen derin muhabbetleri sevsem de böyle felsefi bir tabana dayandırmak herkes için mümkün değil.

7.5/10

09 Ağustos 2010

Limits of Control


Benim limitlerimi aştı.

Ne kadar kendini bilen, mütevazı biriyim değilm mi? Benim limitlerimi aştı diyebiliyorum bir film için. Şaka lan!! Benim limitlerimi aşacak film yok gibi. Ne Lost Highway ne A Hole in My Heart aşamadı. Bu mu aşacak?

Ama Jarmush gerçekten limitlerini zorlamış. Anlaşılması zor, sırrı sonunda saklı ağır ilerleyen bir film yapmış. İpek parlak takımları içiersinde istediği şeye ulaşmak için insanlara istedikleri şeyi veren adamımız sonunda...

Ben filmle ilgili bir şeyler okurken "western filmlerine gönderme" "modern kovboy filmi" diyenlere şaşrıdım. Anlamıyorum. Yaşım büyüdükçe filmleri yorumlama kapasitem daralıyor. Zaten popüler şeyler izleyeibliyorum. Ama be Jarmush'u her zaman sevdim ve seveceğim. Manifeston yeter adamım.

Görüntü yönetmeni Christopher Doyle olunca görüntü ön plana çıkıyor. Kafeler mekanlar ışık başrole oynuyor.

Herhangi bir film için "şöyle film sevmem, bu ne biçimmiş diyen" varsa zaten peşinen izlemesin. Adı afişi hareketli dursa da sakin film. Güzel sakin.

08 Ağustos 2010

Capitalism A love Story


Zeitgeist'ten sonra yavan kaçtı biraz.



Micheal Moore muhalif sesiyle Amerikayı eleştirmeye devam ediyor. Bu kez Amerika ekonomisinin mevcut halini ve birilerinin yönetimleri etkisi altına alarak nasıl zengin olrken insnaların ölümne ya da evsizliğine sebep oldukları.

Karışık oldu biraz. Yani Zengin daha zengin, fakirin daha fakir oluşunu gösteriyor. Ama filmle ilgili bazı sorunlar var. Öncelikle girişteki minimal öykülerle dramatizasyon yapmaya çalışıyor. Bir ailenin elindekileri kabedişiyle başlıyor. Tam olarak nedenler igöstermeyişi soru işareti. Ayrıca büyük bankaların ve devlet adamlarının dolandırıcılıklarını gösterirken de basitleştriemiyor olayları. Kaçıyor bazı yerleri.

Teknik sorunları olduğu aşikar. Ama bu yanlış demek değil. Anlattıklarının hepsi doğru ve sadece Amerika için geçerli değiildir sanıyorum. Baştakiler rüşvetler karşılığında finans şirketlerine arka çıkıyor ve vatandaşını hiç ama hiç kollamıyor. Filmin finalinde ki sosyalizm övgüsü ise Moore'un siyasi görüşünü açıkca belirtmekten krkmayışının eseri. Haklı olarak en iyinin sosyalizm olacağını eşitliğin önemli olduğunu göstermesi önemli.

Pis oyunları seyretmeye devam edeceğiz. Moore gibi zeitgest gibi gözmüze sokanlar da nafile çabalarına rağmen pes etmek istemeyen aktivistler. Gönülden sevdiğim adamlar.

8/10

05 Ağustos 2010

Inception

sana büyük bir sır söyleyeceğim

korkuyorum senden
korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
el kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan
korkuyorum senden.

sana büyük bir sır söyleyeceğim
kapat kapıları
ölmek daha kolaydır sevmekten
bundandır işte benim yaşamaya katlanmam...*



neyse bir hafta içinde yazılmayan kalmadı film hakkında.
tabi özel bir şey okuyabilmek için nolan külliyatını bilmek, esinlendiği şeyleri anlamak ve basit düşünebilmek gerekiyor. İşte burada basitlik devreye giriyor ve herkese ulaşması filmin mümkün oluyor.

Bu filmi başyapıt yapan ilk şey basitliğidir. Hem de bu kadar karışıkken ve zaman gibi rüya gibi tek başına bile anlatılması sinemada neredeyse mümkün olmayan şeyleri derin duygusal bir yoğunlukla birleştirirken basitliğini koruyabilmesidir. Hepimiz anlıyoruz filmi. Bu neydi, şurda nedemek istedi demiyoruz. Algı düzeyimizde kalıyor genel çerçevesi. Deux ex machina'lara ihtiyaç duymuyor. Ama rahat da durmuyor kurguyla oynuyor ki bu da onun imzası zaten.

Basit tutuyor. Referans alıdığı filmleri bilmeyen biri filme aynı şekilde yaklaşıp aynı tepkiyi veriyor. Verebiliyor. Nolan kendi üst zekasının perdesinden seslenmiyor izleyiciye. Onlarla kendini aynı yerde tutabiliyor. Burada kendisi düşüyor da demiyorum. Seyircinin de daha zeki olmasını sağlıyor. Çünkü seyirciyi besliyor. Anlayacağı ortamı yaratınca seyirci de aptal gibi bakmıyor, bakamıyor.

Nolan şimdiden usta sıfatını hak ediyor. Zira yaptığı herşey büyük ve olgun.
İnception da şüphesiz iyi oluyor bu adam sayesinde. Kimin elinde olsa bu proje senaryo böyle olmazdı hem de.

10/10

*Aragon

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP