aksiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aksiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2015

jack ryan shadow recruit

hakkında çok şey yazmaya gerek yok. zaten beklentiyle izlemeye de. iyi bir aksiyon bile olamayan sıradan bir film. tek artısı jack ryan'ın ilk kavga sahneleri ve sonrasında afallamış, soğukkanlı olamayan, napacağını bilemez tavrıydı. yani karakterin bir anlık şaşkınlığı hariç geri kalan herşey sıradan.



kenneth branagh nasıl böyle film çekiyor akıl alır gibi değil. keira knightley de ilk defa iticiydi. ben de gittikçe boktan yazıyorum zaten.

izlemeye gerek olmayan filmlerden biri daha.

Trance

Guy Ritche'nin Revolver'ına benziyor film. Ama biraz daha karışık.
 

Dany Boyle farklı bir iş çıkarmış. Akıl oyunları ve hipnoz filmde başrolde.Ama film bir karışıp bir çözülen ip yumağı gibi. Normalde bu tarz suç filmlerini sevmem rağmen bu film akıp gitti. Ne akılda kaldı ne üzerine söylenecek bir şey var.

12 Kasım 2013

Kapringen - A Hijacking

Kaptan Philips öncesi bir de Avrupa versiyonu izleyeyim diye...

Film Danimarka gemisinin bilmediğimiz bir yerlerde (Hindistan Afrika arası Somali taraflarına yakın) Somalili korsanlarca basılması ve gemi mürettabatının geçirdiklerini anlatıyor. Hikayenin gemi tarafında aşçı Mikkel var. Ailesine dönme planları yaparken bir anda kabusun içinde buluyor kendisini. Aslında böyle dedim ama film daha çok Danimarka merkez ofisindeki CEO Peter'ın yaşadıklarına değiniyor. Peter'ın insan hayatına rağmen üstün pazarlık yetenekeleri ve kontrolü elden bırakmayan tavrı nedeniyle istenilen para üzerinden günlerce tartışmasını izliyoruz. 



Gemi sahneleri sadece olanı anlamamız için. Çok fazla oradakilerin psikolojik çöküşlerini göremiyor hissedemiyoruz. Geminin işgal anı ve kavga gürültü yok. Ama Peter'ın filmin başındaki pazarlık gücü ve üstün yönetim becerilerinin, koltuğunu korumak için yaptıklarının ve ruh halinin daha iyi yansıtıldığını düşünüyorum ki bu bence iyi değil. Sanki zulmü çekenler değil de ağlak politikacılar mağdurmuş gibi olmuş.  Onlar savaşıp mücadele etmiş gibi. Aslında yönetmenin yaptığı buydu. Emekçilerin çektikleri değil masa başındakilerin uğraşları anlatılıyor. Para kaybetmemek için verilen mücadeleyi anlatması sanırım yönetmenin isteği. Ne kadar insancıl görüneyasalarda yöneticilerin tek derdi para ve kötü reklam olmamsı gayreti.

İnsan hayatının para ya da madde üzerinden pazarlık konusu olmasına iyi eleştiri ama. Ne demiş Çehov: saklanan bir yüzük varsa filmin sonunda mutlaka patlar. Değer verilen şey her ne olursa olsun bunu kaybetmemek için mücadele verirseniz bir şeyler kaybedeceğiniz kesin. Ceo için de aşçı için de bu geçerli.

Afişteki birbirine benzeyen gemi ve silah imajları bence ikisinin aynı şey olduğuna bir gönderme. bu da benim tespitim işte napacan  :)
Neyse film daha iyi olabilirmiş. Evet Hollywoodvari aksiyonlara girmemiş. Kişilere odaklanmış. Bazen becermiş gibi olsa da daha sağlam olmalıydı. Daha uzun olup bizi insanların sıkkınlığına bulamalıydı. Daha sert eleştirmeliydi alttan alttan değil.

Herşeye rağmen CEO Peter gerçekten savaştı. Ne için olduğu size kalmış.Yerseniz.

8/10

Filmle alakalı başka yorumlar bu linkte Captain Philips yazısında.

30 Temmuz 2013

2 coelhos

İlk girişi ve sonu çok güzel.


Keyifli. Bu filmle ilgili ilk şey.

Brezilyada bir trafik kazasıyla ölüme sebep olan Edgar iki yıllığına şehirden gider ve döndüğü zaman bambaşka planları vardır. Adelet bir şekilde yolunu bulmalıdır.Edgar kurduğu planla sebep olduğu yıkıma çözüm üretmeye çalışıyor. Öyleki yıkıma sebep olan kendi hariç kim varsa onları da alaşağı etmekte kararlı. Ne pahasına olursa olsun.

Film yozlaşan adalet ve politikayı çok güzel eleştirirken sürekli aksiyon vererek sıkılma ihtimalini ekarte ediyor. Her ne kadar sona doğru biraz uzasa da film temposunu iyi ayarlıyor.

Filmin geçmişle bağlantısı ve ince düşünülmüş planı insanı çok etkilemiyor olsa dasert eleştirisi insanda bir gülümseme bırakıyor.

İzlenir mi? Evet Hollywood aksiyonundansa iyi ve derdi olan bir Brezilya filmi izlemek 3 kere daha iyidir.

7,5/10


04 Temmuz 2013

Dead Man Down

klişe ama iyi diyenlerin olduğu bu film klişe ve iyi değil. 



evet belli bir temposu var. izlettiriyor kendini ve artık yaşlanan ben için önemli kriterler bunlar. ama filmin senaryosunda o kadar çok atlanan detay var ki filmin oralarına takılmamak elde değil.

alphonse'nin kurduğu telefon tuzağından nasıl kurtuldu,silahı aldığı adam kimdi, kızın fransız annesini hikayesi nedir, ilk öldürdüğü adamı bir mafya babasının evine nasıl yerleştirdi şimdi hatırlamadığım tonla şey.

derseniz ki böyle film izleyip ne bekliyon haklısın derim. ama fim iyi değil. sadece kendini izlettiriyor aradaki farkı kaçırmayalım.

6/10

30 Mart 2013

Jack Reacher the Giant Slayer

Arada bir kaç iyi film izleyince kötü film izlemeye hakkım var diyor ve kendime bu kötülüğü yapıyorum.

İki tane kötü film Jack Reacher ve Jack the Giant Slayer. Birer hafta arayla izledim ve gerçekten kendime artık kötülük yapmama gerektiğini düşündüm.
Jack Reacher orta üstü puanlaına göre standart bir aksiyon. Hiç yeni bir şey yok, ekstra bir şey de yok. Zaman kaybı. 


Bryan Singer Usual Sspects'ten bu yana benim ilgimi çeken ek film daha çekmedi. X-Men serisi iyi diyebilirsiniz ama ne yaratıcılık olarak ne de hikaye anlatımı olarak tatmin edici değil. Hele bir sonu var ki: son zamanların moda devamı gelecek bakışıyla biten evlere şenlik.

İngiliz kadro fena değil ama film vasatı geçemiyor.

5/10    (iki filmin ortalama puanı)

06 Şubat 2013

Kon-Tiki

Life of Pi'dan iki gün sonra izlemem tamamen tesadüf. 



Norveçli kaşif Thor Heyerdahl 1947 yılında Polynezya'nın kökenlerinin Asya'dan değil Güney Amerikan geldiğini kanıtlamak için o zamanın (1500 yıl öncesinin) teknikleriyle yapılmış bir sal ve 5 kişilik mürettabatıyla Peru'dan yola çıkar. 101 gün süren macerayı anlatan film oldukça ilgi çekici. 

 Thor Heyerdahl'ın 10 yıllık araştırmaları dikkat çekmeyince o da çalışmalarının gerçekliğini ispatlamak için eşni arkada bırakıp yola çıkar. Ancak tamamen eski tekniklerle yapılmış bu salın Pasifik Okyanusunda tamamen akıntıların kaderine bağlı olarak işlemesi oldukça zorlu anlara tanık olmamıza sebep oluyor. 




Film aynı isimli kitaptan uyarlama olarak çekilmiş. Ayrıca 1950 yılında bir ilk versiyonu da mevcut. Sürükleyici bir Hollywood filmi şeklinde ilerliyor ve teknik açıdan gayet tatmin edici. 100 gün boyunca açık denizde sürüklenen ekip hem kendi içlerinde hem de denizle mücadele ediyor. İşte bu kısmı Life of Pi'ya benziyor.  Denizdeki planktonlar olsun, balina saldırıları fırtınalar olsun inanılmaz benzerlikte. dönem bile neredeyse aynı. 

Birini sevdiyseniz diğerini de seversiniz. 
Gerçek bir hikaye oluşuyla da dikkat çekici bir film. 2013 Yabancı film oscarlarında aday olması da cabası. 

8/10

09 Ocak 2013

The Raid Redemption

arkadaş aksiyonun da bir sınırı olmalı.

İzlerken ne yoruldum ne yoruldum. Tamam küçükken oynadığımız wolfstein diyebir oyun vardı ona benziyor. Bir de old boy'a da benziyor ama maalesef gereksiz aksiyondan fazlası değil. Bir sürü kişi beğenmez bu yorumu ama transporter'a aşıksan bunu da seversin. Böyle de katagorize ederim insanları. 

İyi günler. 

20 Mart 2012

The Grey

Ufff iyi mi anlamadım.



Zaten durmuş ve çalışmayan kafam artık filmleri de iyi değerlendiremiyor (zaten değerlendirmelerin kötüydü diyenleri tenzih ederim. ayıp ama), ama bu filme karşı değişik şeyler hissediyorum.

Öncelikle çok saçma ama duygusal ama şiddet ve aksiyon barındırıyor ama biraz hızlı akıyor ve anlaşılmıyor ve karakterler biraz havada ama hiç yoktan iyi. Zaten filmle iligli gariplik en baştan başlıyor: 55 yaşındaki Liam Nelson nasıl oluyor da aksiyon yıldızı oluverdi son 3 yılda? Babam böyle kek yapma... Tamam susutum.

Sonuna kadar izlenemeyecek filmlerden. Zaten sonunu izlemek de çok bi işe yarıyr mu bilemiyorum. Sonu mu var ki filmin. Hayat garip. Bir gün yaşarsın ve bir gün ölürsün. Bir filmi bir gün sever bir gün nefret edersin.

07 Nisan 2011

The Next Three Days

hersey son 20 dakka için.

Ben çaktırmadan bu adama sempati duyuorum. bilmem nedenini de.


Bu filmde tek başına oynuyor. 130 dakkalık film russel crowe üzerinde geçiyor. Ama son 20 dakikası çok hareketli ve başarılı.



Karısını bir cinayet işlemesi üzerine ne yapacığını bilemeyn crowe son çare olarak karısını hapiten kaçırmay karar verir. Tüm film bundan ibaretmişçesine ilerlerken son 20 dakk gercekten basarılı bir kaçış seüvenine dönüşür.



Ben sevdim. sıkılmadım da. evde yatmak zorundaysan izlenir yani.



7.5/10

11 Kasım 2010

Red


uuu beybi!! hastasıyım gözlerinin!


çok eğlenceli. hem de aksiyonlu. çatışmalı hoplamalı ama bir iki yer hariç gerçekçi. hem de romantik. hem de komik. hem de akıcı. hem de devamlı. iyi lan işte.

hiç beklemediğim kadar hoşma gitti. şaheser değil. 10 yıl sonra hatırlamayız ama gerçekten başarılı bir film. konunu gelişi gidişi oldukça oturaklı. klasik hükümet eleştirisi ve geçmişten arınmak için günah çıkaran sahneleri olsa da (biliyorsunuz ben bu sahneleri samimiyetsi buluyorum) güzel film. zaten kadro ve prodüksiyonun büyüklüğü de bundan. yani hem iyi hem de hızlı film çekelim demişler. herkes bunu hak ediyor. çekmişler. olmuş.

8/10

Not: eskiden böyle filmlere çok düşük puanlar verirdim. kriterler değişiyor sanırım. bu eğlenceli 8/10. sinematik değer 6 falandır ama. yemişim sinematik değeri. ben dalgama bakarım arkadaş. (Anam çoştu lan bunlar)

26 Ekim 2010

Sun Taam - Mad Detective


Deli işi.


detktif bun gerçekten delidir.
yönetmen tony to da.

akıl dolu bir film. heyecan kasırgası tadında gidip ağzınızı açık bıraktırıyor. heralde zihinle ilgili en iyi filmleren. hem de bu kadar aksiyon ve böyle bir finalle.

bun delidir. karşısındaki insanların alt benliklerini görebilen cinsten. Görünen yalan benliğe asla inanmaz. Hep alt benliklere çalışır. Bun delidir. Cinayetleri çözmek için kendini kurbanın yerine koyar ve olayları canlandırıp yaşar. Olmadı katil gibi düşünür.
Çok düşündüğü belli.

18 aydır kayıp bir polis memurunun silahıyla cinayetler işlenmekte ve detektif ho bu davayı sonuçlandıramamktadır. bu yüzden de emekli olmuş detektif bun'a gider. bun en başta reddetse de geri duramaz ve davaya dahil olur. onun tekniklerini kimse kolay kolay benimseyemez.



spoiler vermemek zor bu film için. o kadar etkili ve gizemli ki ne desem büyüsü bozulacak gibi.

----------- spoiler ------------

alt benlikleri tasviri büyüleyici. insanların içindeki kurnaz kötü benlikleri görüşü. onlara saldırışı harika. tabi filmin sonunda ho'nun alt benliğini görmesi geç uyanmasından değil. Ho'nun son anda kurnaz, kötü bir kişilik yaratmasından. şaşkınlığı bu yüzden ölürken.

karısıyla olan durum yazarken bile tüylerimi diken diken ediyor. zira karısının hayaleti yanında. ama bu sefer durum ters. karsının iyi olan kişiliğini yanına almış. kendine saklamış bun. zira görüyor, görüyoruz ki karısı (eskiden ) sadece alt benlik olan hırslı, kötü ve bun'un sevmediği kadın olarak kalmış. bun iyi karısını kendine saklamıştır. gerçek olmadığını bildiği halde.

katili bilsek de resmileştirilmesi aşamasında yaşanan sıkıntı bizi de daraltmakta.
----------- spoiler ------------

şüphesiz ki uzak doğunun 2000li yıllarda çıkardığı nadide eserlerden biri mad detective. istisnasız herkesin seveceği bir film. hollywood verdiyonunu bir kaç yıla göreceğimiz bir film ayrıca.

9/10

27 Temmuz 2010

The Ghost Writer

demek ki biyografilerböyle yazılıyormuş.


neyse filmin derdi bu değil zaten. herkes bilir piyanistte bir sahne vardı. yahudi aile fertleri paralarını nereye koyalım diye tartışrıken erkek kardeş ortalığa gazetenin altına koyalım. gözü önünde oalcağına inanmayacakları için oraya bakmazlar diyordu. bu film de sanki öyle. farklı bir şekilde.

büyük stüdyolar amerikan devlet yapısını, pis cia bağlantılarını ortalığa çıkaran filmler çekerken farkındalık mı yaratmaya çalışıyorlar yoksa bizim bu tür olaylara bağışıklık kazanmamızı mı sağlıyorlar. yani ilaç firmalarını eleştiren the international, mission impossible ve costent gardener; mücevheri eleştiren blood diomand, amerika ve cia'yi eleştiren green zone ghost writer gibi filmler büyük yapımlar ve sayıları artıyor. izleniyorlar da. büyük ihtimalle gerçek olan pisliklere değiniyorlar. peki farkındalık yaratıyorlar mı? insanı bir karşı koyma, o tür firmalara karşı gelme dürtüsü uyandırıyorlar mı? Hayır kesinlikle yapmıyorlar. Bence biz böyle aksiyon tadında şeyler izledikçe (bourne serisi de örnek olaiblir) ve haklı adamların pisi pisine öldüklerini gördükçe ve ne olursa olsun sistemi değiştiremeyeceğimiz kafamıza vuruldukça bilinçaltımızda korkak sessiz bireyler oluyoruz. Birey olmak önemli ama sosyal varlık özelliğimizi kaybedersek birlikte hareket etmeyiz ve bir şey başaramayız.

Lang'in Blair benzerliği açıkça belli. Filmin hem amerika hem ingiltereye belli bir miktarda giydirişi de daha 5-10 yıl önceki olaylara dayanıyor. Gerçekleşmesi gerçek hayatta mümkün olmayan bir şekilde sonlanıyor tabi. Polanski tabi ki LAng'in Blair olduğunu reddediyor.

Bu yazının bu filmle direk alakası yok büyük ihtimalle. Ama suya sabuna dokunmadan CIA'in devlet yönettiği (ki bilinen birşey) arka planında verilen aksiyon, İskandinav görsel yönetimi, sonradan neredeyse aziz ilan edilen basiretsiz başbakan anlatılıyor. Sesini çıkaran ölüyor. Film gereksiz uzun süresine rağmen akıcı. Görüntü yönetimi iyi. Oyuncular kalburüstü. Polanskiye soğuğum.

Belki yazdıklarımın hepsi saçmalıktır. Belki de Roman Polanski kendini yakalamak için uğraşıp duran Amerikadan böyle intikam alıyordur. Eliniz her yerde, ben de bunu ifşa edecem diyordur. Sonuçsuz çabasını takdir ediyorum kendisinin.

7/10

Not: Yazarın hayatını izleyecem sanmıştım. Yani ona yoğunlaşacak. Ama öyle olmadı.
Not 2: Kadınlardan korkacaksın arkadaş.

08 Şubat 2010

The Chaser

"Sinemanın tüm anlatım şekillerini altüst et.
Bunu yaparken de tüm kurallara uy."
Deseydi eğer bir sinema hocası, sözünü dinleyen tek öğrencisi Chaser'ı çekmiş derdim.


Chaser bu çelişkiyi bize aktararak şaşkınlık yaratıyor.
Hikayesini anlatırken klişelerin tamamını yıkan yapısını sinemanın sistematik ve iyi çalışılmış diliyle güçlendiriyor.inanılmaz güçlü karakterlerin tüm hareketleri ve geçmişleri beklenenden farklı. ama oldukça sağlam.

madde madde bakarsak :
rüşvet aldığı için işinden kovulmuş eski dedektif bir pezevenk. kaçırılan eskort kızlardan birinin peşinden gidiyor. Bunu da para için yapıyor. Ulvi sebeplerle falan değil yani. Yani bu adam başrolde ama gerçek bir anti-kahraman. Olası değil gibi. Ama sinematik açıdan her yönü tek tek anlatılmış gösterilmiş. Değişim ya da değişmeyiş herşeyiyle mantıklı.

Katilimiz gerçek bir pisikopat. İktidarsız olduğu için keserini erkeklik organı gibi kullanıp kadınları öldürüyor. Bunun sebeplerini gösteriyor. Ama ana-akım filminde olmayacak şekilde
daha ilk dakikalrdan ortaya çıkıyor, hatta yakalanıyor hatta itiraf ediyor. Sonra da serbest kalabiliyor. Akımın dışında ama kitabın gereklilikleriyle dolu.

Kurban kadın kaçmaya çalışıyor, yani baştan ayıkıyor (ayıktırılıyor) ama kaçamıyor. saldırıya uğruyor. Katil tutukluyken kaçıyor. Ama uzağa değil. Kader katili onun kucağına getiriyor.
Yine de ölüyor. Anam kız da öldü. Hollywood bunu nasıl çekecek merak ettim gerçekten. Ama kadınla ilgili de tonla şey biliyoruz. Karakter oldukça zengin.

Yani karakterlerini ve hikayesini sağlam bir temel oturtup tüm zincirleri kırıyor yönetmen.
Gerçekten son yılların en iyi filmlerinden biri. Bunca zaman gözden kaçmış olmasına üzüleceğiniz türden hem de.

Oldboy tadında. Çekiç ve Koreli görünce kaçmanıza sebep olacak şekilde.
İnanılmaz tempo artışları düşüşleri ve bir güne sığdırılmış güzel hikaye.

9/10

09 Haziran 2009

Crank 2

Ölümüne sex, şiddet ve aksiyon.

"Damarlarında akanın kan olduğunu mu sanıyorsun?"repliği bu filme yakışırmış.

Crank'ın birincisini sevmiştim. Damarlarına zehir verilen bir tetikçi zehirin etkisi azaltmak için adrenalin pompalamak zorundaydı. Güzeldi. Tempo düştükçe filmde Jason adrenalini pompalıyor, tam ayarında bir işe imza atıyordu yönetmeni. Kahramanın ölmesiyse böyle bir filmde sık görülen bir şey değildi.

İkincinin başında adamı resmen kürekle yerden kazıyıp, kalbini alıp yerine pille çalışan plastik kalp takıyorlar ve Jason yine filmi hareketlendirmek için sürekli kendini şarj ediyor. Tabi bu sefer hayatta kalmak için yöntem sertleşince filmde sertleşmiş. Bol bol popo meme görüyoruz ki bu güzel bişey, daha çok kan ve maximum düzeyde aksiyon.

İlkinin aynısı olmuş. Kalitesi azalırken aksiyonu artmış yine de izlenirken sıkmayan ve yormayan bir film Crank 2. İzlenebilir diyor, topu size atıyorum.

7/10

Not: Bu arada filmin sonunda yanıp kül olsa bile bunun üçüncüsü gelir. Demedi demeyin. Küllerinden doğan Jason için filmin adı da "Crank 3: Phoenix" olur.

15 Mayıs 2009

The International


Tom Tykwer bir Bond filmi çekse bu kadar olurmuş. Tek farkı ise, aksiyonun yanına biraz sosyal sorunlar yedirmiş ve Bourne gibi de dünyayı gezmiş. Clive Owen ve Naomi Watts da Tykwer ne dediyse onu yapmışlar. Tykwer de madem büyük bütçeli film yapıyoruz deyip nimetlerinden yararlanmış. 

Clive Owen, Pierce Brosnan'dan sonraki James Bond olacak spekülasyonlarından hemen sonra Pembe Panter'de "Ajan 006" canlandırarak bizleri eğlendirmişti. Gerçi son dönem filmlerine bakınca aradan sıyrılanlardan birinin Bourne Identy'deki profesöt rolü olduğu aşikar. Filmin Bondvari-Bourne seyahatlerine kesinlikle ayak uydurabildiği kesin Clive Owen'ın.

Kır saçlı Interpol ajanı Louis Salinger bir buluşmada gizli bilgiler elde edecek arkadaşını bekler ve tam yanına gelecekken yere yıkıldığını görürü. Zehirlendiğini anlasa da arkadaşı için yapacak bir şey yoktur. Bunun verdiği öfkeyle araştırma yapmaya başlar.  Avrupa'nın göbeğinde, satın alınan silahlar ve füze başlıklarının izini takip etmeye başlar. Bu silahların nereye gideceği bellidir.Luksemburg merkezli bir banka. Gelişmemiş ülkelerdeki iç savaşları körüklemek amaçlı satın alınan silahları bankanın ne amaçla kullanacağını araştırırken güzel CIA ajanı Eleanor Whitman'dan destek alır. Bankanın silahlar sayesinde iç savaş yaratıp o ülkeleri borç batağına sokup sonra da onlara kredi sağlayarak daha! zengin olmak istediklerini fark ederler .Ancak hayatları risktedir çünkü banka her türlü pis işe bulaşmıştır. Huzur ve rahat içinde gördüğümüz banka başkanı bile bir sürü olaya ve ölüme onay verebilmektedir. Bu uğurda Londra'dan Roma'ya Münih'ten İstanbul'a bir takip başlar. 

Filmin Guggenheim Müzesi ve Sultanahmet Camii'nde geçen bölümlerindeki kovalamaca ve çatışma sahneleri Hitchcockvari bir sürükleiyicilkte germeyi ve etkilemeyi başardı. Filmin en hatırda kalan iş yapmasını sağlayan bölümler diyebilirim. 



Tykwer'in yönetmenlik oalrak garip tutumları vardı filmde. Mesela Eleanor Whitman'ın eşinin filme nasıl hizmet ettiği, Salinger'ın eski dosyası en basiti usta bir katilin demir bacak desteği takıyor olması ve bunun onu ele vermesi gibi. Detayların çok düşünülmediği ve bazen hava da kalan sorula ve durumlar olduğuydu.  Ama yarattığı Salinger karakterinin filmin sonunda adaleti kendi eliyle vermeye çalışması ve sistemin dışına çıkması "Heaven"daki Philippa'ya ya da "Parfume"daki Jean-Baptiste Grenouille'e benziyor olması tesadüf değildi. Kendisinin sistem eleştirisini kendisinin yapıp bankaları afaroz edmeye çalışması da bu yüzden. "Black Diomand" ve "Arka Bahçem"de de aynı şeyi görmüştük. Benim gözümde üç filmde eleştirilerini iyi yapmakla beraber sinematik dili ikinci plana atmışlar. 

Tom Tykwer'in bu filmi eğer bir Avrupa filmi olsaydı daha sade ve akıcı olacağı kesin. Sahip olduğu takdiri tırnaklarıyla kazımış bir yönetmen olarak stilini Kiewsloski'den aldığını düşündüğüm Tykwer aynı ustanın "Kör Talih" filmindeki gibi "Run Lola Run" da 20 dakikada 100.000 mark bulmanın ya da bulamamanın 3 farklı haline anlatmış ve aynen Kiewloskivari bir kader ve şans filmi yaratmıştı. Leh yönetmenin tamamlayamadığı projesi "Heaven"e el attı,  ardından kısa filmi "True" ve oldukça beğenilen "Perfume: Story of a murderer" gibi iyi filmleriyle elini attığı şeyleri kotarmayı becermişti. Soru şu: Ne oldu da Hollywood'a transfer olma ihtiyacı duydu?

Ama film ne Bond kadar gösterişli ne de Bourne kadar enerjik. Bu açıdan Tykwer'ın büyük stüdyo filmi yapmak için acele ettiğini düşünüyorum. Sıkılmadığımı da itiraf ediyorum.

7,5/10

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP