2013 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2013 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2014

The World's End

Bence This the End ile akrabalar. Uzaktan. 



Eğlenceli bir film. Yine uzaylılar kıyamet alametleri ve geçmişten gelen arkadaşlıkların sorgulanması durumları var.

İzlenesi film. İngizli komedisi hep iyidir zaten.

8/10

08 Ocak 2014

2013'ün En İyi Filmleri

     Öncelikle gıcık olduğum şey şu : Yurtdışı sitelerinde bir çok liste yayınlandı "2013'ün En İyi Filmleri" diye. Ama bu filmlerin çoğu vizyona girmediği gibi internete de düşmedi. Yani görme şansımız olmadı. 

     Zaten bu kişisel bir blog. O nedenle liste 2013'de yayınlanan filmlerden değil, benim 2013'te izlediğim filmlerden oluşmakta. Aşağıdaki afişten 2 tane görebildik mesela. 





1- Jagten - The Hunt (Danimarka)
Bence senenin en iyisiydi. Anlatımı olsun, oyunculuklar olsun, insanı gerebilen gerçekçi, zamansız ve coğrafyasız filmlerden biri. Kesin izlenmeli.

2 - The Great Beauty  (İtalya)
Beni en çok şaşırtan film olabilir. Zep'in hayatıyla çelişen sivri dili durmadıkça alınan keyif artıyor. 

3 - Frances Ha  (Amerika)
Frances hepimizin varolan bir arkadaşının izdüşümü. Tanıyoruz kendisini. O yüzden iyi anlatılınca da seviyoruz.

 4 - Le Passe   (İran-Fransa)
Bence geçmişi ince ince işleyip akılda sorular bırakmadan sindirerek cevaplar veren bir film olması bile yeterli.



5 - Before Midnight   (Amerika)
Serinin devamı olup ısrarla eline yüzüne bulaştırmaması bile yeterli. Ama ayrıca güzel. Her ne kadar yunan produktör oyununa gelsek de güzel. 

6 - blue is the warmest colour   (Fransa)
Valla listeye baskılarla girdiğini belirteyim. İyi ama en iyi mi hala sindirip algılamaya çalışıyorum.

7 - The Broken Circle Breakdown    (Belçika)
21 Gram benzetmesi haksız değil. Ama daha sade daha gerçekçilik dozu iyi ve güzel film. Drama sevenlere birebir.

8 - Searching For Sugar Man   (Güney Afrika-Amerika)
Filmin hangi yıl yayınlandığı değil benim ne zaman izlediğimse mesele bu film kesinlikle ilk 10'u sonuna kadar hakediyor. Hikayenin orjinalliği olsun belgesel sıkıcılığından tamamen uzak duruşu olsun mükemmeldi. Mutlak izlenmeli.

9 - Gravity   (Amerika)
Bence teknik (uzay bilimi ve fiziğe) girmeden düşünürsek yaratılan atmosferi bile inanılmaz başarılı. Ben sadece sahip ölmüş köpek bakışlarına sahip Sandra Bullock'u sevemedim. Ama gerçekten tek başına oynayıp filmi götürebilmesine de lafım yok.

10 - This is The End   (Amerika)
Ben çok eğlendim bunu izlerken. Başka bir sebep gerekmiyor.

10 - No  (Şili)
Onbirinci sırada olduğu kesin.  Bizim gibi stilize reklamları seven ama derinlerde bir yerde (sözsel geçmekle kalsa da) sosyalist olan adamlar için biçilmiş kaftan. Zira Pinochet'yi devirecek sosyalistlerin reklam kampanyasının hazırlanışını anlatan film bence gerekli seviyede. Ne eksik ne fazla.
 --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Bundan sonrası tamamen kişisel zevklerle beğendiğim filmler. Sırası ve ayrıcalığı yoktur   :)

Only Lovers Left Alive
Filmi izleyip sonlardaki Yasmine Hamdan şarkısına vurulmamak ve filmin genelindeki alaycı tavrı sevmemek çok zor. Üstüne filmden çıkıp Ürdün'e uçup nispeten arap kafası yaşayınca insan üzerindeki etkisi daha fazla oluyor.


Like Someone in Love   - Abbas Kiarostami    
Dsmartta izlemek ilginçti. Onun olduğunu bile bilmeden izledim. Çok beğenilmemiş ama ben çok sıcak buldum.


Oblivion
Valla utanıyom yazarken ama bilimkurgu seven biri olarak bir tane eklemem lazımdı. En eli yüzü düzgün olan bu.


The Imposter
Bir belgesel daha. Manyak bir adam-çocuğun hikayesi. Dünya garip yer vesselam. 


The World's End
  This is End ile akrabalar demiştim. Bu bir tık az güldürdü. O yüzden yedekler listesinde.

Bence yılın en beklenmedik filmiydi. Tamam zombi filmlerini seviyorum ama bu bayağa eğlenceli ve farklıydı bence.

  Ayrıca listede olup izlenecekler var tabi. Ama onlar 2014 listesine dahil olacaklar haliyle.
  • 12 Years A Slave
  • Her
  • Wolf of Wall Street
    Inside Llewyn Davis


03 Ocak 2014

blue is the warmest colour



Senenin en iyileri listesinde hep var. Hakediyor mu diye düşünüyorum. Bir yanım Adele olduğundan anlayamıyorum diyor bir tarafım ise Emma olduğundan dibine kadar hak veriyorum.

Dibine kadar bir aşk filmi. Uzun, zamanla dinamikleri değişen, kışkırtıcı bir film. Aklıma gelen soru şu ama: lezbiyen bir aşk hikayesi olmasaydı bu kadar konuşur muyduk? Peki bu kadar cesur aşk sahneleri olmasa? 

Film bence oldukça sakin ve güzel işliyor. Adele'in gelişimi kendini ve isteklerini keşfedişi, buna rağmen standart orta düzey hayatını, çekingelerini, anaç dağınık tavırlarını o kadar gerçekçi izliyoruz ki sanki Dardenne Biraderlerler Rosettası gibi. Ama bir yandan da Catherine Breillat'nın filmlerindeki kızlar var. Yani cinsellik ve aşk oldukça gerçek ve olağan şekilde işlenmiş.



Fimle ilgili pek çok yazı var, bambaşka yerlerine değinilen. 
-Emmanın saçlar sarardı ve değişti herşey, 
-Adale sümüğü, yara kabuğu, imkansız yemem dediği istiridye dahil her boku yiyen bir kız,
-Emma elit ailenin sanatço ırta üstü gelirli kızı, Adale geçim derdindeki orta sınıf kültür sanat derdi olmayan ailenin kızı, 
-Ulan bambaşka dünyaların insanları bunlar tamam. Adale hayatta bir şey kovalamadan standart takılan bir kız o da tamam. Hatta yalnız hissedince aldattı o da tamam. Ama arkadaş bu Emma çok mu dürüst. Son sergideki resimlerden anlıyoruz ki Lise ile birlikteliği net bir şekilde Adele'in yediği boklardan önce başlamış ve kendini aklayacak ince manevralarla işin içinden sıyrılmış. 

Adele gariban tabi. Bunu anladı mı o ile belli değil? 

Kimse katılmayacak biliyorum ama bence Adele ie Frances Ha uzak akraba olaiblirler. Dağınık tutunulamayan bir hayat hayalkırıklıkları vs.  Benziyorlar yeminlen. 

9/10

02 Ocak 2014

The Great Beauty

Seyahat etmek yararlıdır, hayal gücünü geliştirir.
Geriye kalan her şey hüsran ve angaryadır.
Yolculuğumuz tümüyle hayalîdir. Gücünü buradan almaktadır.
Yaşamdan ölüme yol alır.
İnsanlar, hayvanlar, şehirler, olaylar birer hayal ürünüdür.
Bu bir romandır, yalnızca kurgusal bir hikâyedir.
Littré öyle söylüyor ve o hiç yanılmaz. Ayrıca o kadarını herkes yapabilir.
Siz sadece gözlerinizi kapayın. O, yaşamın diğer tarafındadır.
Louis-Ferdinand Céline
“Gecenin Sonuna Yolculuk”
 

Bence yılın en iyilerinden. Zaten yıl sonu listesinde yer alacağı kesin. 


kesinlkle bu senenin en iyilerinden. nedense biraz türkiyeye uyarlayarak hissettim filmi. mesela aslında hiç bir olayı olmayan GüneriCivaoğlunun sürekli partilerde dolaşması ve yaşantısı. Sadece JEP'in sivri dili buralarda rastlanılmayacak düzeyde sert. Ve zaten filmi biraz da bu sert, alaycı ve eleştiren dil güzelleşiriyor.

Burjuvanın göbeğindeki bir adamın ince bir kırılmayla  nasıl da içinde tuttuğu dalga geçme potansiyelini dışar vurduğunu izliyoruz. Dalga geçme diyorum zira kesinlikle öfkeli değil JEP. Gayet sakin ve rahat. Bu adamı etkiliyor zaten. Soğukanlı ve zeki. 

bence dikkat ederek izlenildiğinde değeri artacak bir film. Üstelik eğlenceli de. Hatta yılın en iyilerinden.

9/10

19 Aralık 2013

The Way Way Back

Sorunlu çocuk hiç bu kadar sorunsuz olmamıştı.


Duncan  annesi, üvey babası ve onun şımarık kızıyla herifçioğlunun yazlığına tatile gider. Sessiz ve sakin bir çocuk olan Duncan biraz asosyal. Ama büyük sorunu bu değil-en azından bunu kendisi sorun etmiyor , sorun ettiği sürekli kendisini toparlayıp düzeltmeye çalışan üvey babasının düzgün olmayan aşırı tutumları.

Duncan bir kaçış bulup eğlence parkında iş bulup zorla sosyalleşip hayattan dersler çıkartıp bir yandan da olduğu gibi sevilmenin tadını çıkartıyor. Kendisine gelen özgüven de hayaını renklendiriyor.  Bu özgüven hayatını farklılaştrııyor.

Toni Collette, Steve Carrol, Sam Rockwell, Amanda Peet gibi oyuncuları barındıran film çok da amatör işi bir yeni yetme filmi değil. Eli yüzü oldukça düzgün.  Litle Miss Sunshine'ın yolunda giden stüdyo benzer bir iş çıkarmış. Genel olarak da çok beğenilmiş.

Ama ben 7 veriyorum. Bir sebepten çok sevemedim filmi. Aslında geriye dönüp bakınca daha iyi sindirdiğim için midir bilmem oldukça eli yüzü düzgün saçmalamayan bir film var. Gerçeklik ve sadelik üst düzeyde. Ama ilk izlediğim notun arkasındayım ve 7 veriyorum.

Saygılar.



18 Aralık 2013

Before Midnight

Film bu sefer de Before Sunset'in kaldığı yerden gerçek zamanlı olarak 9 yıl sonrayı gösteriyor.



Bir yunan adasında geçen film (yapımcı yunan olduğu için orası tercih edilmiş belliki)  usta bir yazarın davetiyle adaya tatile gelen çiftimizin bir öğleden sonrası ve gecesini anlatıyor.Önce Jess'in ilk evliliğinden oğlu bırakılır, kızlarının uykusu eşliğinde eve gidilir ve uzun akşam yemeği muhabbetleri başlar. Tabi ki yine muhabbet diyalog, tartışmalar.

Film öncekilerden daha az önceki olayları aydınlatma derdinde sanki. Daha çok din, tarih, çevre, SEX gibi genel konular konuşuluyor ve kırılma anında da biraz ikilinin ilişkisinin klasik evlilik tadında nasıl olduğuna bakıyoruz.

Evet hikaye oldukça tutarlı. Karakterler olaylara bakışları ve kavga ettiklerinde ağızlarından çıkanlar çok gerçekçi. Yani film olayların bilinmeyen yönünden çok karakterlerin 9 yılda çocuklu aile olarak nasıl bir hale geldiklerini  anlatıyor. Bence iyi de yapıyor. Daha usta işi duruyor bu haliyle. Ben sevdim ki ilk iki filmi izleyip sevenler bunu da seveceklerdir. 



Aşk her şeyi affeder mi?  Sex iyiyse evet affeder. 

Before Dawn ve Before Afternoon'u da bekliyoruz  :)

The Conjuring

Sevmiyom korku filmlerini. Ama şans veriyorum her seferinde.



Beni kriter almasın korku filmi sevenler. Banuya sordum o sevdi. İyiydi dedi. Bu tür filmlere ilgisi var hem de. Ama ben hem hikayelerin gerçek olduğuna inanmıyorum hem de bu tür olayları izlemekten neden keyif olduğunu anlamıyorum.

Yüksek oy verip 2013'ün en iyi filmleri arasına sokanlara şaşırıyorum gerçekten.

Benim puanım 6 kanka..

This is The End

Pek komik.



Üstelik sinema dünyasındaki karakterleri kendileri gibi göstererek dalga geçip eğlence katsayısını arttırıyor. Ezik tipler, kendine aşık olanlar, benciller ve başkasına aşık olanlar var filmde. Pek çok yanlış anlama, geyik ve eğlence de.

Bence yılın en iyi komedisi. Uzun zamandır bu kadar gülmemiştim heralde. Uzatmayacağım izlenir. İkinci keresinde bile gülünür hatta.

Seth Rogen çok iyi iş çıkarmış.

9/10

The Broken Circle Breakdown

Oldukça etkileyici bir aile dramı. Ya da iyi bir müzik filmi. Karar sizin.


Ağır bir trajedi yaşayan bir çiftin giriş gelişme sonuç bölümleriyle karşı karşıyayız. Tek fark lineer akmayan karışık kurgusu olması. 

Film çocuklarını kaybeden bir çiftin tam ortaya bu trajediyi koyarak hikayesinin başlangıç ve bitişini anlatıyor. Böyle düşününce biraz 21 Gram'a benziyor gibi. Karışık kurgu çocuklarını kaybeden bir kadın falan... Ama bu filmi farklı kılan belki de müzikleri. Amerikada bile etkin kullanılmayan bir country tarzını çalan bir ekibin üyesi olan adam Monroe ve sevgilisi Alabama acının içinde sergiledikleri müzik performanslarıyla etkiliyor.

Film aile dramı gibi dursa da aslında biri inançlı biri ateist çiftin karşılaştıkları durum karşısındaki tepkilerini ve acılarını nasıl yaşadıklarını anlatıyor. Biri dünyadaki herşeye söverken biri kendi içine kapanıyor. ve yönetmen bunu neredeyse hiç bir şeyi acite etmeden üsturuplu şekilde yapıyor. bence filmin iyi olduğu yer de bu. müzik serperek sakinleştirip kafalarımızı dağıtıp sert bir hikayeyi kaldırılacak seviye de tutması. 

Bence iyi film. Dram seviyorsanız izleyin. 

8/10

12 Aralık 2013

Frances Ha



frances'ın kendini, hislerini, kafa karışıklığını ve her şeyi açıklayan konuşması filmin içinde kendi özeti gibiydi bence:

bir dakikanı almak istiyorum.

bir ilişkide ne istediğimi,
...neden bekâr olduğumu
açıklayabilirim. ha, ha!

zor bir durum -
...biriyle birlikte olduğunda...
...sen onları seversin ve
onlar bunun farkındadır,
...onlar seni sever ve sen de
bunun farkında olursun...
...ama bu bir parti...
...ve diğer insanlarla konuşursun,
...gülersin, ışık saçarsın...
...odayı araştırır, diğerlerinin
gözlerini yakalarsın...
...ama bu sahiplenici olman ya da...
...kusursuz bir cinsellik
yaşaman için değil...
...senin bu hayattaki...
...kişiliğinle alakalı bir durumdur.

bu durum hem komik
hem de üzücü ama...
...bu hayat sona eriyor,
ve tam da orada fark edilmeden...
...herkesi önünde duran
gizemli bir dünya oluşuyor...
...ama kimse bunu fark etmiyor.

yani dedikleri gibi,
etrafımızda başka bir boyut var...
...ama bizde onları
algılama yeteneği yok.

yani...
bir ilişkiye girmeme
sebebim işte bu.

ya da hayata, sanırım.
aşka.

sarhoş gibiyim.
sarhoş değilim.

yemek için teşekkürler.
görüşürüz.



 Birisi sondaki zile isimlik takmasıyla ilgili şöyle demiş : Sistemde bir yer edinirsin ama işte adından (kişiliğinden) feragat etmek zorunda kalırsın ve değişirsin diye. Mutsuz olursun diye.  Ben nedense öyle yorumlamak istemiyorum. Ne olursa olsun Frances'in bir şekilde mutlu olacağını göstermek istedi yönetmen. Filmin sonunda evi olunca o nedenle isimliği gösterdi.

06 Aralık 2013

Before Midnight

Film bu sefer de Before Sunset'in kaldığı yerden gerçek zamanlı olarak 9 yıl sonrayı gösteriyor.



Bir yunan adasında geçen film (yapımcı yunan olduğu için orası tercih edilmiş belliki)  usta bir yazarın davetiyle adaya tatile gelen çiftimizin bir öğleden sonrası ve gecesini anlatıyor.Önce Jess'in ilk evliliğinden oğlu bırakılır, kızlarının uykusu eşliğinde eve gidilir ve uzun akşam yemeği muhabbetleri başlar. Tabi ki yine muhabbet diyalog, tartışmalar.

Film öncekilerden daha az önceki olayları aydınlatma derdinde sanki. Daha çok din, tarih, çevre, SEX gibi genel konular konuşuluyor ve kırılma anında da biraz ikilinin ilişkisinin klasik evlilik tadında nasıl olduğuna bakıyoruz.

Evet hikaye oldukça tutarlı. Karakterler olaylara bakışları ve kavga ettiklerinde ağızlarından çıkanlar çok gerçekçi. Yani film olayların bilinmeyen yönünden çok karakterlerin 9 yılda çocuklu aile olarak nasıl bir hale geldiklerini  anlatıyor. Bence iyi de yapıyor. Daha usta işi duruyor bu haliyle. Ben sevdim ki ilk iki filmi izleyip sevenler bunu da seveceklerdir. 



Aşk her şeyi affeder mi?  Sex iyiyse evet affeder. 

Before Dawn ve Before Afternoon'u da bekliyoruz  :)

05 Aralık 2013

Le Passe

Tarihin yazılışına tanıklık edin.

Kitap gibi bir film Le Passe.  A Seperationdan bildiğimiz Asghar Farhadi yine tek tek soruları cevaplayarak seyirciyi yavaş yavaş doyurduğu bir film çekmiş.


Ahmed yıllar sonra Fransa'ya döner. Orada resmi olarak nikahlı göründüğü Marie'den resmi olarak boşanmak için. Ama geldiğinde ortalıktaki gerginliğin nedenini yavaşça hisseder. Bunun nednelerinden kaçııyor gibi olsa da zaten geçmiş elbet bir gün su yüzüne çıkmayı bekliyordur ve ahmed'e kendini gösterecektir. Marie kızı Lucie ve sevgilisi Samir arasındaki olaylar ortaya çıkacaktır. Öylesine yavaş ki öylesine sakin ki şaşıp zamanın her şeyi açıklamaya yetmesine inanamayacaksınız.

Film bir kitap zarifliğinde ilerliyor. Hiç sıkmadan anlattığı hikayesinde yer yer kendini farklı kişilere ve taraflara koyan yönetmen (belki de tanrı demeliyiz) aslında somut müdahalelerde bulunmuyor. Sadece anlatıcı olarak yer alıyor ve hikayenin sonundan ziyade anlatılmış olmasıyla ilgileniyor. 

Bence Asghar Farhadi iyi yönetmen olduğunu peşisıra iyi işlerle kanıtladı.Takip edilesi adamlar arsındaki yerini almış oldu. 

9/10

29 Kasım 2013

Şili'ye özgürlük.

Pinochet'nin askeri vesayetinin nasıl sonlandığını izlemek mi istersiniz reklamları mı?


Çoğunuzun reklamları tercih edeceğini tahmin ediyorum. Filmin yönetmeni de öyle düşünmüş olacak ki dönemi en hafif şekilde stilize ederek reklam kuşağıyla veriyor. Ama yine de oldukça sert bir film var karşımızda.Çünkü sert dönemi layıkıyla anlatmak kadar bunu nasıl etikili anlatacağını ve insanların bunu geçekten algılayacağını tahmin etmek ve bu seviyde film çekmek kanımca önemli. 

No; 1988'de Pinochet'ye gelen baskılar sonrası bir plebisit ile koltuğunda kalıp kalmayacağını gösterecek bir seçime gitme kararı alması sonucu onca yıl zulüm gören sosyalist kesimin "PINOCHETE'YE HAYIR" kampanyasını nasıl bir içeecek reklamı tarzında oluşturduğunu anlatıyor.

Olay örgüsü bence gereksiz, adamın amerikadan gelmesi karısından ayrılmış tek çocuk sahibi olması sadece hikayenin sağlamlaşması için gerekliydi. Eksik kalmasın diye konmuş. Ama umut vererek zulmü yenmek gerektiği teması kuvvetli. 

Filmin gerçekle birebir uyuşmadığını belirtenler var. Kampanya reklamcıdan önce bu şekilde olsun diyen politikacılar, No kampanyasını destekleyenin Amerika olduğunu belirtenler. Bazı kısımlarını bilemiyoruz tabi ama geçmişe ışık tutması açısından kıymetli buluyorum ben filmi. 

İzlenmeli. 

9/10

14 Kasım 2013

Captain Philips

No man is left behind.

Amerikan askerinin en sinematik laflarından biri bu. Bu da amerikan filmi zaten. E içinde askerler de var zaten. 
 

Kapringen Danimarkadan çıkmış bir modern korsancılık hikayesiydi. İnsan hayatının nasıl pazarlık yapılacağına değinen gerçekçilik dozu yüksek. 

Captain Philips Amerikan versiyonu. Zaten hikayeyi anlattım sayılır.Kaptan Philips bir aile babası. Orta yaşlarında bir uzun yol gemi kaptanı. Yola çıkar gemiyle ve Somali açıklarında açlık içinde olduğu bize gösterilen Somalili korsanların gemisine saldırısyla karşılaşır. Tecrübesiyle ilk saldırıyı püskürtse de inatçı Muse gemiye ikinci saltosunda çıkar. undan sonrası tam bir kahramanlık hikayesi. Gemi personeli kurtarmak uğrunakend hayatını tehlikeye atan Kaptan ufak akılcı tavırları ile püskürttüğü aç cahil korkak sinirli Somalilerin eline düşer. Ufak acil durum botuna mahsur kalır.

Tam bu sırada devreye acil durum çağrılarına cevap veren Amerikan ordusu devreye girer. Zaten filmin ikinci yarısı bu kovalamacayla geçer. Kaptan Philips hep sakin akıllı ve ustaca davranır. Amerikan ordusu ta ülkelerinden uçakla özel tim yollar ve iki tane koca gemi takar korsanların kaçırdığı Kaptanı lurtarmak için. Sonrası zaten kahramanlık hikayesi. Öncesi de öyleydi zaten. Hepsi öyle filmin işte. Kaptan kurtulur o anda şoka girer. Ağlar falan. Zor durumda sakinken ölen insanlar ve hayatta kalma içgüdüsü o soğukkanlı adamı sarsar. 
  

Neyse Kapringene gelirsek: 150 gün boyunca korsanların elinde kalan adamları ve az para verecem diye didinip gemi ekibini (neredeyse) umursamayan büyük şirketi anlatırken Captain Philips (her ne kadar gerçekten yaşanmış da olsa) 3 gün içinde basılan gemi kaçırılan soğukkanlı ulvi kaptan ve yüce amerikan ordusu çerçevesinde geçen bir klişe yumağı. 

Kapringen biraz daha uzun olmalıyken bu film kesinlikle daha kısa olmalıydı. Evet biraz Somalilileri gösterdi, inceden tayfanın biz asker değiliz sendikalıyız diyerek sosyal mesajını verdi film ama bir iki orta durum için koca filmi beğenmek bana göre değil. O kadar Ameirkan ki rahatsız edici. Laflara gel. Gerçek bir Amerikalının başından geçenleri beğenmeme açıklamalrım saçma gelebilir ama bu bir film. Daha farklı olabilirdi. En azından abartıldığı kadar iyi değil.

12 Kasım 2013

Kapringen - A Hijacking

Kaptan Philips öncesi bir de Avrupa versiyonu izleyeyim diye...

Film Danimarka gemisinin bilmediğimiz bir yerlerde (Hindistan Afrika arası Somali taraflarına yakın) Somalili korsanlarca basılması ve gemi mürettabatının geçirdiklerini anlatıyor. Hikayenin gemi tarafında aşçı Mikkel var. Ailesine dönme planları yaparken bir anda kabusun içinde buluyor kendisini. Aslında böyle dedim ama film daha çok Danimarka merkez ofisindeki CEO Peter'ın yaşadıklarına değiniyor. Peter'ın insan hayatına rağmen üstün pazarlık yetenekeleri ve kontrolü elden bırakmayan tavrı nedeniyle istenilen para üzerinden günlerce tartışmasını izliyoruz. 



Gemi sahneleri sadece olanı anlamamız için. Çok fazla oradakilerin psikolojik çöküşlerini göremiyor hissedemiyoruz. Geminin işgal anı ve kavga gürültü yok. Ama Peter'ın filmin başındaki pazarlık gücü ve üstün yönetim becerilerinin, koltuğunu korumak için yaptıklarının ve ruh halinin daha iyi yansıtıldığını düşünüyorum ki bu bence iyi değil. Sanki zulmü çekenler değil de ağlak politikacılar mağdurmuş gibi olmuş.  Onlar savaşıp mücadele etmiş gibi. Aslında yönetmenin yaptığı buydu. Emekçilerin çektikleri değil masa başındakilerin uğraşları anlatılıyor. Para kaybetmemek için verilen mücadeleyi anlatması sanırım yönetmenin isteği. Ne kadar insancıl görüneyasalarda yöneticilerin tek derdi para ve kötü reklam olmamsı gayreti.

İnsan hayatının para ya da madde üzerinden pazarlık konusu olmasına iyi eleştiri ama. Ne demiş Çehov: saklanan bir yüzük varsa filmin sonunda mutlaka patlar. Değer verilen şey her ne olursa olsun bunu kaybetmemek için mücadele verirseniz bir şeyler kaybedeceğiniz kesin. Ceo için de aşçı için de bu geçerli.

Afişteki birbirine benzeyen gemi ve silah imajları bence ikisinin aynı şey olduğuna bir gönderme. bu da benim tespitim işte napacan  :)
Neyse film daha iyi olabilirmiş. Evet Hollywoodvari aksiyonlara girmemiş. Kişilere odaklanmış. Bazen becermiş gibi olsa da daha sağlam olmalıydı. Daha uzun olup bizi insanların sıkkınlığına bulamalıydı. Daha sert eleştirmeliydi alttan alttan değil.

Herşeye rağmen CEO Peter gerçekten savaştı. Ne için olduğu size kalmış.Yerseniz.

8/10

Filmle alakalı başka yorumlar bu linkte Captain Philips yazısında.

11 Kasım 2013

The Lone Ranger

Gore Verbinski Karayip Korsanları bitince başka bir eğlencelik çekmek istemiş, tutarsa da seriye döndürürüm demiş.İnşallah tutmaz.

Film yer yer eğlenceli olsa da o kadar vasat ve o kadar Karayip Korsanlarının western hali ki hiç bir esprisi yok. Sıkılır mısınız izlerken hayır. Ama gerek yok. Zamanınız kıymetliyse bulaşmayın.

4/10  (çok uzun zamandır bu kadar düşük not vermemiş olaibliriim)

10 Kasım 2013

Promised Land

Gus Van Sant'ten bir "şehrime dokunma" güzellemesi.

Geziparkı olaylarına benzer yanı çok. Ama filmin Francis McDormand ve Matt Damon dışında çok bir olayı bence.



Tabi ki herkesin yaşadığı yer kendisine vadedilen toprak ama her yerde para için toprağını geleceğini satan insanlar yok değil. Film buna değinmenin ötesinde yaptığı işe inancını yitiren bir adamın kırsaldaki günlerini anlatması açısında fena değil. Yani kişisel ve minimal bakarsak film ortalama ama hepsi bu. Gus Vant Sant ne kadar dikkat çekebilir buna bilmiyorum.

İzlenirliği düşük değilse de izlenmese bir şey kaybettirmeyecek filmlerden bence. (sinamdan nek adar uzaklaştığımın göstergesidir bu yazı)


09 Kasım 2013

The Purge

Kötü senaryo ama zaten tırsak olan beni en azından korkuttu.


Korku filmlerini sevmedim sevemedim. Deniyorum ısrarla ama olmuyor. Bir tek The Others ve ispanyol yapımı El Orphanage senaryoları daiyi olduğu ve sorunsuz aktığı için iyiydiler.

The Purge aslında eleştiri dozu yüksek bir film.
Her yıl bir gece suç işlemek serbest. 12 saat boyunca ne polis ne ambulans ne itfaiye çalışmayacak. Herkes kendi başına kalacak. İnsanlar ya av ya avcı konumunda. Burası tabiki Amerika Birleşik Devletleri. Vebu gece sayesinde ülkenin ayakta kaldığınadem vurulup duruluyor. Yani koca ülkenin arınması şiddetin yasallaşmasıve serbestleşmesi. En kötüsü ise kabul edilir olması. 


James Sandin bir güvenlik şirketinin sahibidir ve arınma gecesi sayesinde satışları çok iyidir. Para kazanmaya başlamış ve evini arabasını yenilemiştir. Muhafazakar olan bu adam net şekilde arınma gecesinin ekmeğini yemektedir. Komşular ise bizim üzerimizden zengin oluyorsunuz tribindedi bu aileye karşı. (yok artık. adam iş yapıp para kazanıyor ve komşular bizi soydu tribinde. alma o zaman güvenlik sistemi adamdan)

Sonra bu gece başında kızıyla olan gerginlikler olsun eve oğlunun aldığı siyahi kaçak olsun bir anda huzurlu geçeceği düşünülen geceyi başka bir hale getiriyor. Zenginler gelip siyah adamı teslim et diyor. Derken muhafazakar abimiz bir anda insancıl düşüneyim mi ikilemindeyken kahraman olarak filmden ayrılıyor. Lan bu model bir adamı kahramanlaştırarak korumak nedir? Ailesini koruyordu değil mi? Ama insanların binlercesinin ölmesinin yararından bahsediyordu. Bunun faydasından. 
Ne oldu peki sonunda (klişe) salak komşular gecenin sonunda bizi soydunuz tribiyle evi bastı bunları siyahi kaçağın peşindeki zengin züppelerden kurtardı ama kendimiz öldürecez dedi. Sonra ne oldu? Evet bildiniz o siyah kardeşimiz geldi ve aileyi kurtardı. Yani ezilen adam geldi ve zenginliğe karşı insanlık dersi verdi. Onun da elleri kanlı ama unutmamak lazım. 
Neyse kötü film. Ama iş için ürdünde salak bir evde izledik. Tırstık haliyle yer yer. Hepsi bu. 

08 Kasım 2013

In Darkness

Kötü desem beni yakarlar.

Film kesinlikle insanın yine içini acıtan bir yahudi hikayesi. Siz zaten yarısını biliyorsunuz artık filmin.
 


Polonyadaki bir grup yahudi gettoları basılıp herkes öldürülünce kaçıp kanalizasyona saklanıyorlar. Burada da kanalizasyonları kontrol ve temizlemekle görevli aynı zamanda hırsızlık da yapan Leopold bu insalnalrı görür ve onları saklayacağını ama para ister.  Bir grup yahudiyi gizli köşelerde korur da. Bunun için çok direnir, mücadele eder herşeyi karşısına alır. Zaten Schindler List'ten beri biliyoruz insanların yahudileri (insanlığı) kurtarmak için girdikleri mücadelelere.

Film teknik olarak başarılı bence. Oyunculuklar da fena değil. Peki öyleyse neden hep bir ama hissi var yazıda. Var çünkü film o kadar klişeleşmiş bir hikayeyi anlatıyorki iyi olduğu halde çok şaşırmıyor çok beğenemiyoruz.  Ödüller alması normal. Film sıkıcı değil, akıyor ve izleniyor. Deneyin derim. Ama çok yenilikçi bir şeyler beklememekte fayda var.

Filmin yönetmeni Agnieska Holland Europa Europa, Copying Bethoven gibi filmler ve Wire, Cold Case, Bridge gibi dizilerin yönetmen koltuğunda yer almış biri. Biraz pazarlama yönü kuvvetli yani.


07 Kasım 2013

Jagten - The Hunt

Sarsıcı filmler vardır.  Jagten kesinlikle insanı sarsıyor. Rahatsız ediyor ve geriyor. Bu his film bittikten bir süre sonra bile içinizde kalıyor. Hala düşününce insanı öfkelendirebilen bir anlatıma sahip film.

Lucas bir suçlamayla yüzyüze kalır ve hayatı alt üst oluverir.

---------------------spoiler-----------------------
Lucas'ın en yakın arkadaşının 6 yaşındaki kızı kavgalı ailesinin yanında bu sakin ve ilgili adamı çok sevmektedir. Ancak Lucas onun anaokulunda görevlidir ve başka bir kadınla yakınlaşmaya başlar. Küçük kız tam falliklik dönemindedir ve bunu kaldıramaz ve müdüre hanıma Lucas'ın ona pipisini gösterdiğini söyler. Ve dünya tersyüz olur.

gustave le bon: "sosyal bir kitlede kişi sayısı arttıkça düşünsellik azalır, duygusallık artar."  demiş. Filmin başında çocuk kadın ailelerin olduğu bir gölette eğlence olsun diye buz gibi suya çıplak atlayan ve teşhircilik yaptıklarını düşünmeyen kitle söz konusu varsayım başkası tarafımdan gerçekleşince linç kampanyasına girişebiliyor. 

Lucas bu süreçte yalnız kalıyor, dışlanıyor, pedefili damgası yiyor. İşin etkileyici ve filmi iyi kılan kısmı ise yönetmen filmi öyle bir hale getiriyor ki neredeyse biz bile bir süre Lucas'ın suçlu olduğuna inanıyoruz. Aslında olup olmadığını bilmiyoruz da.
 
---------------------spoiler-----------------------

Ben rahatsız etmeyi bu kadar güçlü başaranbilen filmle nadiren karşılaşıyorum. Ve seviyorum bu güç nedeniyle düşündürtebilme başarısına. Kesinlikle izlenilmesi gereken bir diye düşünüyorum. Günümüzde de toplumun birey üzerine baskısı ve kendi ayıbını görememe durumuna ayna tutuyor.


Şölen (Festen) ve Dear Wendy'den tanıdığımız Thomas Vinterberg rahatsız eden filmler yapmaya devam ediyor. Dogma ile çektiği fimlere benzeyen Jagten, Mads Mikkelsen'in gerçekten döktürmesiyle etkileyiciliğini arttıran bir film.

Adalet kavramını sorgulattı bu film bana. Bir de insan ne kadar sabırlı olabilir (olmalı) diye sordurttu.sınırları zorlamayacaksınsabırkonusund. Bence insanın patlamaya her zaman hakkı var.

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP