politik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
politik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2013

Şili'ye özgürlük.

Pinochet'nin askeri vesayetinin nasıl sonlandığını izlemek mi istersiniz reklamları mı?


Çoğunuzun reklamları tercih edeceğini tahmin ediyorum. Filmin yönetmeni de öyle düşünmüş olacak ki dönemi en hafif şekilde stilize ederek reklam kuşağıyla veriyor. Ama yine de oldukça sert bir film var karşımızda.Çünkü sert dönemi layıkıyla anlatmak kadar bunu nasıl etikili anlatacağını ve insanların bunu geçekten algılayacağını tahmin etmek ve bu seviyde film çekmek kanımca önemli. 

No; 1988'de Pinochet'ye gelen baskılar sonrası bir plebisit ile koltuğunda kalıp kalmayacağını gösterecek bir seçime gitme kararı alması sonucu onca yıl zulüm gören sosyalist kesimin "PINOCHETE'YE HAYIR" kampanyasını nasıl bir içeecek reklamı tarzında oluşturduğunu anlatıyor.

Olay örgüsü bence gereksiz, adamın amerikadan gelmesi karısından ayrılmış tek çocuk sahibi olması sadece hikayenin sağlamlaşması için gerekliydi. Eksik kalmasın diye konmuş. Ama umut vererek zulmü yenmek gerektiği teması kuvvetli. 

Filmin gerçekle birebir uyuşmadığını belirtenler var. Kampanya reklamcıdan önce bu şekilde olsun diyen politikacılar, No kampanyasını destekleyenin Amerika olduğunu belirtenler. Bazı kısımlarını bilemiyoruz tabi ama geçmişe ışık tutması açısından kıymetli buluyorum ben filmi. 

İzlenmeli. 

9/10

12 Kasım 2013

Kapringen - A Hijacking

Kaptan Philips öncesi bir de Avrupa versiyonu izleyeyim diye...

Film Danimarka gemisinin bilmediğimiz bir yerlerde (Hindistan Afrika arası Somali taraflarına yakın) Somalili korsanlarca basılması ve gemi mürettabatının geçirdiklerini anlatıyor. Hikayenin gemi tarafında aşçı Mikkel var. Ailesine dönme planları yaparken bir anda kabusun içinde buluyor kendisini. Aslında böyle dedim ama film daha çok Danimarka merkez ofisindeki CEO Peter'ın yaşadıklarına değiniyor. Peter'ın insan hayatına rağmen üstün pazarlık yetenekeleri ve kontrolü elden bırakmayan tavrı nedeniyle istenilen para üzerinden günlerce tartışmasını izliyoruz. 



Gemi sahneleri sadece olanı anlamamız için. Çok fazla oradakilerin psikolojik çöküşlerini göremiyor hissedemiyoruz. Geminin işgal anı ve kavga gürültü yok. Ama Peter'ın filmin başındaki pazarlık gücü ve üstün yönetim becerilerinin, koltuğunu korumak için yaptıklarının ve ruh halinin daha iyi yansıtıldığını düşünüyorum ki bu bence iyi değil. Sanki zulmü çekenler değil de ağlak politikacılar mağdurmuş gibi olmuş.  Onlar savaşıp mücadele etmiş gibi. Aslında yönetmenin yaptığı buydu. Emekçilerin çektikleri değil masa başındakilerin uğraşları anlatılıyor. Para kaybetmemek için verilen mücadeleyi anlatması sanırım yönetmenin isteği. Ne kadar insancıl görüneyasalarda yöneticilerin tek derdi para ve kötü reklam olmamsı gayreti.

İnsan hayatının para ya da madde üzerinden pazarlık konusu olmasına iyi eleştiri ama. Ne demiş Çehov: saklanan bir yüzük varsa filmin sonunda mutlaka patlar. Değer verilen şey her ne olursa olsun bunu kaybetmemek için mücadele verirseniz bir şeyler kaybedeceğiniz kesin. Ceo için de aşçı için de bu geçerli.

Afişteki birbirine benzeyen gemi ve silah imajları bence ikisinin aynı şey olduğuna bir gönderme. bu da benim tespitim işte napacan  :)
Neyse film daha iyi olabilirmiş. Evet Hollywoodvari aksiyonlara girmemiş. Kişilere odaklanmış. Bazen becermiş gibi olsa da daha sağlam olmalıydı. Daha uzun olup bizi insanların sıkkınlığına bulamalıydı. Daha sert eleştirmeliydi alttan alttan değil.

Herşeye rağmen CEO Peter gerçekten savaştı. Ne için olduğu size kalmış.Yerseniz.

8/10

Filmle alakalı başka yorumlar bu linkte Captain Philips yazısında.

18 Haziran 2011

Kes



Not : Yazının tamamı için üstteki metine tıklayın.

17 Haziran 2011

Route Irish

"hayal kırıklığı değil öfke hissedin"


Irak Savaşının artık oturma odamızda olduğunu söyleyen yönetmen dünyanın her yerindeki ezilmiş tarafa eğilmeye devam ediyor. Daha önce İspanya iç savaşı ve Meksikalı göçmenleri konu olmuştu. Şimdi de ırak ve büyük şirketlerin para uğruna hayatları hiçe sayışını konu alıyor büyük usta.




Fergus kendisiyle birlikte Irak'a götürdüğü arkadaşının ölümünün ardından "yanlış zamanda yanlış yerde" olduğuna inanmaz ve araştırınca büyük şirketler ve insanlıktan nasibini almamış insanların hesabını kesmeye karar verir.




Film gerek kurgusu gerek hareket oranının yüksekliği ile farklı bir Loach filmi. Eleştiri dozu ise çoğundan yüksek. Ama klişeleri yıkan yapısı ile gönülleri fethediyor. Kendi ipini kendi çekecek kadar cesur adamların hikayesi.




Not: filmde tek dikkat çeken şey; Loach için fazla ölümün olması hatta bazı ölümleri bizim isteyecek hale gelmemiz ve bunların rasyonelleşmesi.









15 Haziran 2011

My Name is Joe



joe tipik bir erkek. kaybetmeye mahkum olanlardan. o yüzden de bizden zaten. hayatında gerçek hatalar yapamasa da doğrulara ulaşamayan biri joe. çünkü kendini düşünmeyen biri.
kendini düşünmezsen kendi doğrularına ulaşamazsın joe.
hey joe! o kadınla ne yapıyorsun?
hey joe! o çocukla ne işin var?!
hey joe! gitmen gerek hemen!!
tek başına!!

8,5/10

27 Mayıs 2011

Post Mortem


ili'de pinoche darbesi öncesi ve ilk günlerini anlatan filmde asosyal morg görevlisi abimiz karşı komşusuna takıntılı şekilde vurgundur ve onunla görüşmeye çalışır. tam bir şeyler oalcak sanarken darbe oluverir ve ailesi komünist olan kız saklanmak zorunda kalır. morg görevlisi de onu saklar.

şimdi bu filmi en kötü anlatma şekliydi. ama film darbeyi öyle bir arka plana koyup takıntılı bir adamın hikayesini anlatıyorki bize bir an için afallamamak mümkün değil. ama sonra düşününce darbenin hayatlara nasıl malolduğunu görüyoruz (ya da ben çok pis kuruyorum). dünyaya tamamen tepkisizken kendisine varmayan kadını başkasının kollarında görürken bir yudum su verdiği için ve aldatıldığını düşündüğü için o kadını öldürüşü ve kapattığı kömürlüğün önüne bitmeyen bir hınçla eşyları yığışı devletin izlediği politikanın nerdeyse aynısı gibi geldi bana. ya da ben hiç jop yemedim.

20 Ocak 2011

I'm Here

Geç kalmış yayın

link burada. site güzel. linkten izleyin derim.
Ötekileştirme mi? Ne alakası var!








01 Kasım 2010

Buried

Evet insanın aklına tabuta canlı gömülmek deyince Kill Bill geliyor ama bu film ondan çok farklı bir yerde.


buried tek bir düşünceden yola çıkmış gibi. olabilecek en dar alanda film çekmek.
filmin tamamı bir tabutta geçmekte. ve beklenenin aksine alan olarak daha fazlasını vermemekte. işte bu sıkışmışlık conrayın telefonla konuştuğu yerleri ve kişileri bize göstermemesi, bizim de onunla birlikte tabutta sıkışmış gibi hissetmemize yarıyor. onunla beraber nefeslerimiz hızlanıp yavaşlıyor.


filmin baştan aşağı sistem bürokrasi savaş ve emperyalizm karşıtı oluşu bu dar alana rağmen bu eleştiri dozunu yüksek tutması yönetmenin ve görüntü yönetiminin üstün başarısından kaynaklı. daha önce hiç bir filminden çok memnun ayrılmadığım, ama bağımsız ruhuyla bizi etkileyen ryan reynolds da gerçekten iyi iş çıkarıyor. hem oyunculuğu hem de pek çok yerde filmin tanınırlığını ve ilgi çekiciliğini arttırarak.

buried ırak'a giden amerikanın saplandığı ve çıkamayacağı bataklığı resmediyor. bunun yanında amerikalıların insan hayatını (her iki tarafınkini de) nasıl hiçe saydığını tüm çıplaklığıyla resmediyor. büyük şirketlerin üç kuruş para için yaptıkları, yardım hatlarındaki büroksosi ve aptallıklar onun kadar bizim de sinirlerimizi bozuyor. bu kadar dar alanda yaptıklarını görüyoruz. bir de tabutun dışını düşünsene. yönetmen sanki korkup onu göstermiyor. gerek kalmıyor göstermeye. işin bir diğer yanı biz diğer herşey kadar conray'a da sinir oluyoruz. sinir patlamalrı (o durum için normal olsa da)ve kontrolsuz öfkesi hiçbir işine yaramıyor. bu da bizi daha çaresiz kılıyor.

ispanyadan böyle bir film çıkması ve tüm klişeleri yıkması sevindirici. radikal olurken yenilikçi de oluyor ve cesur davranıyor.

9/10

not: film sinemada daha tatsız oluyor. zira karanlık olması gereken sahnelerde acil çıkş ve exit ışıkları salonu belli bir ışık seviyesinde tutuyor. evde geç saatte izlemekte yarar var.

18 Ekim 2010

how to train your dragon

klasik animasyon bekleyenleri şaşırtıyor.

aslına bakarsan bir azınlık hikaysi olarak bakmak mümkün. bakarsan bağ olur bakmazsan dağ olur bu filmin de mottosu oluyor. Sağ duyu, hassasiyetin karşı tarafla birlikte kendi hayatını da nasıl huzurlu mutlu hale getirdiğini gösteriyor. Bir çocuk filminden beklenmeyecek kadar umut vaadedeci ve politik alt metne sahip (herşeye politik diyoruz. aslında sosyolojik bir olgu politikacıların malzemesi olduğu için böyle kullanmak durumunda kalıyoruz) (kalıyorum)

Hiccup savaşçı Vikinglerin arasında fizik gücünden ziyade aklını kullanmaya çalışan ama toplumu tarafından sevilse de hor görülen bir çocuk. Kasabasına düzenli olarak saldıran ejderhalarla savaşan akrabalarına destek vermek istiyor. Hatta bunun için akıl dolu silahlar yapmaya çalışıyor. Bunlardan birinde başarılı olsa da yaraldığı ve adını Toothless koyduğu ejderhanın ancak ilgi ile kendisiyle anlaşacağını fark ediyor. Herkesin aksine onları anlayıp onlara saldırmaktansa onlara istediğini verip istediğini alıyor. Ejderha eğitiminde hep birinci oluyor ve köyün sevilen kahramanı oluveriyor.

Ama yine de topluma bu şekilde inandırmak ve savaşmanın yersiz olduğunu ispatlaması oldukça zaman alan ve zorlayıcı bir durum.

How to Train Your Dragon çok iyi bir film. Her açıdan. Akan bir senaryo. Yüksek teknolji ürünü animasyonlar. Tutarlı derin karakterleri ve eğlenceli pek çok sahnesi ile uzun zamandır izlediğim en iyi animasyon. MAry and Max bundan bambaşka bir yerde. Yani elma da güzel armut da. Bu yazı çürük :))

İzleyin efendim. Aİlenizle kardeşinizle çocuğunuzla manitanızla izleyin. Hiccup'ı örnek alın. Gerçekten alın ama.

8,5/10

28 Temmuz 2010

Carlos

theodore john kaczynski solculukla ilgili şöyle demişti manifestosunda: Çağdaş solculuğun temelinde yatan iki eğilime "aşağılık duygusu" ve "aşırı toplumsallaşma" adını veriyoruz. Aşağılık duygusu, çağdaş solculuğun bütününde görülen bir özellikse de, aşırı toplumsallaşma çağdaş solculuğun yalnızca belirli bir kesiminde görülen bir özelliktir; ancak bu kesim oldukça etkilidir.



Carlos bu tanım yazılmadan çok önce eylemlerde bulunmuş bir aktivistti. Peki peki. Teröristti. Yani çağdaş bir solcu değildi. Eyleme geçilmesi gerektiğini düşünenve aynı zamanda eyleme geçme cesaretine sahip olanlardandı. Türkiye örneklerini hepimiz hatırlıyoruz.

Neler yapmıştı Çakal Carlos da bu kadar ünlenmişti. Fransa'da 3 polisi öldürmek ve Viyana'dan OPEC bakanlarını kaçırmak en ön planda olanları. Ama Carlos'u ünlü yapan şeyler, hakındaki dedikodulardı biraz da sanırım. CIA bağlantısı (var mı), Kaddafiyle ilgili gizli sır nedir, hangi eylemleri direk yönetti gibi bir çok soru var gerçekten bilinmeyen. bu bilinmezlik ve yaptığı eylemlerin büyüklüğü onu ilk pop ikonu terörist yapıyor da denileiblir.


Ama neden yapıyor bunları? Kimdir Carlos?
Venezuella doğumlu. Lenin fanatiği bir babanın oğlu. Babanın hayatta inanadığı tek şey belki de bu. Annesiyle Londra'da büyüyor. Moskovada ekonomi eğitimi alıyor (sistemi beğenmeyip ayrılıyor) ve Fransada yaşıyor. Belli dönemlerde Ürdünde Yemende Filistin Kurtuluş Örgütünin kamplarında eğitim alıyor. Bunların sonrasında şehir değiştirir gibi ülke değiştirip her yere gidip örgütlenip eylemleri organize ediyor. Suriyede KGB ile görüşüyüor. Macaristanda polise ateş edip kılını kıpırdatmıyor. İslamı kabul edip, islami terör örgütleriyle birlikte hareket ediyor.

Yani gerçekten uluslararası bir kimliği var. Bir sürü dil biliyor. Farklı coğrafyların kattığı şeyleri asi bünyesinde zenginleştirip kendi kendini etkili bir islah haline getiriyor. Hala bir terörist bu arada. Hem de terörü meşrulaştırmaya çalışan biri. Ama ona terörist deyip, İslamın vahşi olduğunu söyleyenlere şöyle diyor : iran'daki idam cezalarının görüntüleri sürekli cnn'de gösteriliyor, ama hiç kimse oradaki idam sayısıyla abd'yi karşılaştırmıyor. Carlos büyük emperyalist devletlere karşı ezileni destekliyor. İslam'ın ise bu mücadelede birleştirici gücü olduğunu savurnuyor.



Şimdi böyle bir adamın filmini çekmek oldukça zor. Belgesel mi kurmaca mı yapılacağı ise büyük sorun. Olivier Assayas'ın Ilich Ramirez Sanchez'i anlatışı daha çok belgesel niteliğinde. Çekim tekniği kamera bu şekilde değilse de kurgusal ilerleyişi ve olaylara yaklaşımı bu şekilde.

Zor bir deneme. Başırılı demek daha doğru olacaktır. Ama düşününce gerçekten bir teröristin hayatını bu şekilde anlatmak kime göre iyi, kime göre kötü veya başarılıdır bilemiyorum. Belgesel niteliği taşımasına rağmen assayas son kareler hariç gerçek görüntü kullanmaması, kişilerin gerçek yüzlerini saklaması ve kamerasıyla gerçek üstü bir hikaye anlatıyor gibi durması, arada "lan bunların hepsi gerçek he mi?" dedirtiyor . Sanırım bunu yapmasındaki en önemli unsur Carlos'un hayatının ve yaptıklarının akla sığmayacak düzeyde olması. O gerçek bir sistem karşıtı. Aklımızın alamayacağı bir aşık. Dünyaca ünlü bir terörist, acımasız bir katil belki de. Davadan asla vazgeçmeyen bir deli.

Dünya insanlarının filistin kurtuluş örgütü ile sadece onların değil tüm dünyanın eşit hakları için mücadelesine tanık olmak için iyi. Ders niteliğinde izlenebilicek bir film. Aslında mini seri olarak geçiyor, film olarak değil. Zira 110 dakikalık 3 filmden oluşmakta. Prodüksiyon üst düzey. Yapım çok çok başarılı.

Carlos'u tarafsız anlatmaya çalışıyor zaaflarını ve yanlışlarını da gösteriyor. Kadınlarını anlatıyor. Belki biraz onların üzerine bile düşüyor. Ama yine de adama hayran kalmamak mümkün değil.

Bunu sevenler ayrıca bu filmde de bahsi geçen der baader meinhof komplexu da severler.
Yaşasın devrim!!!

9/10

Ilich Ramirez Sanchez : benim burada yapmaya çalıştığım şey ''terör'' olgusuna karşı sığ bakmanın önüne geçmeye çalışmaktı. amerika'daki yaşayan bir çok insanın buna bakışlarının çok da geniş olmadığını düşünüyorum, hak da veriyorum. ama gerçekten ciddi haksızlıklarda yapılıyor ve çoğu zaman insanların bunları durdurmaya gücü yetemeyebiliyor. o zaman seslerini başka yollardan duyurmak zorunda kalıyorlar. şiddet belki en son çaredir, belki her durumda kınanması gerekir ama şu açık ki her şeyden önce bir çaredir, bir yoldur. amaç şiddetten önce diğer seçenekleri bitirmektir, buna da tamam ama terör ve şiddetin de -belki haksız da olsa- bir nedeni olduğu unutulmamalı. kör bir hümanizmle değil daha akılcı düşünmeliyiz, hiç kimse masum insanların ölmesini istemez. terörist insanlar doğuştan öyle doğmamışlardır. onları öyle yapan şartların yahut düşünce biçiminin üzerine gidilmesi gerekir evvela. ve en önemlisi de... herkes aslında barış istiyor. inanın usame bin laden de barış istiyor, bush da barış istiyor, amerikan halkı da, çakal carlos da barış istiyor

3 sorum var.
1- Biz barış istiyor muyuz?
2- Biz böyle bir film çekebilir miyiz?
3- Siz izler misiniz? (terörist nasıl olsa. Neden bunları yaptığını görmeyi kaldıraiblir misiniz?)

27 Temmuz 2010

The Ghost Writer

demek ki biyografilerböyle yazılıyormuş.


neyse filmin derdi bu değil zaten. herkes bilir piyanistte bir sahne vardı. yahudi aile fertleri paralarını nereye koyalım diye tartışrıken erkek kardeş ortalığa gazetenin altına koyalım. gözü önünde oalcağına inanmayacakları için oraya bakmazlar diyordu. bu film de sanki öyle. farklı bir şekilde.

büyük stüdyolar amerikan devlet yapısını, pis cia bağlantılarını ortalığa çıkaran filmler çekerken farkındalık mı yaratmaya çalışıyorlar yoksa bizim bu tür olaylara bağışıklık kazanmamızı mı sağlıyorlar. yani ilaç firmalarını eleştiren the international, mission impossible ve costent gardener; mücevheri eleştiren blood diomand, amerika ve cia'yi eleştiren green zone ghost writer gibi filmler büyük yapımlar ve sayıları artıyor. izleniyorlar da. büyük ihtimalle gerçek olan pisliklere değiniyorlar. peki farkındalık yaratıyorlar mı? insanı bir karşı koyma, o tür firmalara karşı gelme dürtüsü uyandırıyorlar mı? Hayır kesinlikle yapmıyorlar. Bence biz böyle aksiyon tadında şeyler izledikçe (bourne serisi de örnek olaiblir) ve haklı adamların pisi pisine öldüklerini gördükçe ve ne olursa olsun sistemi değiştiremeyeceğimiz kafamıza vuruldukça bilinçaltımızda korkak sessiz bireyler oluyoruz. Birey olmak önemli ama sosyal varlık özelliğimizi kaybedersek birlikte hareket etmeyiz ve bir şey başaramayız.

Lang'in Blair benzerliği açıkça belli. Filmin hem amerika hem ingiltereye belli bir miktarda giydirişi de daha 5-10 yıl önceki olaylara dayanıyor. Gerçekleşmesi gerçek hayatta mümkün olmayan bir şekilde sonlanıyor tabi. Polanski tabi ki LAng'in Blair olduğunu reddediyor.

Bu yazının bu filmle direk alakası yok büyük ihtimalle. Ama suya sabuna dokunmadan CIA'in devlet yönettiği (ki bilinen birşey) arka planında verilen aksiyon, İskandinav görsel yönetimi, sonradan neredeyse aziz ilan edilen basiretsiz başbakan anlatılıyor. Sesini çıkaran ölüyor. Film gereksiz uzun süresine rağmen akıcı. Görüntü yönetimi iyi. Oyuncular kalburüstü. Polanskiye soğuğum.

Belki yazdıklarımın hepsi saçmalıktır. Belki de Roman Polanski kendini yakalamak için uğraşıp duran Amerikadan böyle intikam alıyordur. Eliniz her yerde, ben de bunu ifşa edecem diyordur. Sonuçsuz çabasını takdir ediyorum kendisinin.

7/10

Not: Yazarın hayatını izleyecem sanmıştım. Yani ona yoğunlaşacak. Ama öyle olmadı.
Not 2: Kadınlardan korkacaksın arkadaş.

02 Temmuz 2010

green zone


Medya desteğiyle para kazanmak için yalanlar uydurarak bir ülkeyi işgal eden siyasiler.

Green Zone böyle büyük bir prodüksiyondan beklenmeyecek eleştiri dozuna sahip. Askerler, medya, siyasiler bunların başında geliyor. Filmin bu yönü gerçekten çok iyi.

Ama yedirilmeye çalışılan aksiyon ve kazara ajan olan Matt Damon biraz rahatsız edici :) Yine de ülkenin dağılmasına hırs, açgözlülük ve aptallığıyla sebep olan Amerikalıları gösterişi gayet iyi. Çıkarları için medyayı maniple eden ve sözüm ona iyi haber için (ün için) çırpınan kişilerin bir Uzman Çavuş tarafından tuzağa düşecek kadar saf olmaları ise gerçeklikten uzak bir ihtimale benziyor. Ama sakat ıraklının "kendi meselemizi kendimiz çözeriz" demesi önemli tabi. Tabi kendi meselesini çözecek adamın sakat kalmış olması Irak'a hafiften bir giydirme değilse nedir?

Bir de filmin sonunda askerlerin hedefinin tüm film boyunca bahsi geçmeyince kıllandığım petrol kuyuları olması gerçek amacı açıklıyor.

Matt Damon biyonik asker yine. CIA ulvi bir kurum. Her yerde iyiyler ve kötüler var tabi.
Iraklılar ise mutlak kurban. Biz ise sıkılmadan 110 dakika geçirmenin rahatlığında.

7/10


12 Ocak 2010

Nefes


bir yere kadar filmin ne yönde durduğu belli değildi. evet bazen aptallaşabiliyorum. tamam sıkça aptallaşabiliyorum.

ama sanki başlardaki full metal jacket benzeri giriş ve neredeyse yüzbaşının -insanın- psikolojik yanını anlatarak thin red line'ı andırışı lan bu film savaş karşıtı dedirtti. savaşı bize göstermeden önce deer hunter benzeri hazırlıklar yaptı.

ama sonradan allah allah nidalarıyla savaşa koştu. ben burda kazanmazsam ankarada kazanılmaz dedi. açılıma ters bir bakış attı. olayları dramatize etti,kadınları sadece bu durumda duygusal sömürü için kullandı, savaşı tek yönlü -muhtemelen de taraflı- gösterdi, karşıdakini (ötekini) gölgeden ibaret sayarak kişiselleşmesini - insanlaştırılmasını(ki kazara insana sempati duyarız insan olduğumuz için) - önledi. ve en sonunda da ne olursa olsun yüce türk ordusu olarak affetti.

sinematik değerler açıısndan, özellikle de görüntü yönetimi sayesinde türk sineması
için önemli bir yerde film. oyunculuklar sırıtmıyor zira yüzbaşı hariç askerleri de net olarak göstermiyor - düşmana yaptığını kendi askerine de yapıyor aslında -performanslarını algılayamıyoruz. prodüksiyonun iyi oluşu, silahlı sahnelerin başarılı oluşu -türk filmleri kriter alındığında- artı yönleri.

ama bunların hepsi filmin derdi ile birleşince barışçıl olmayan, olamayan, savaşı kişisel bir meseleye indirgeyen, suya sabuna dokunmadan militarizmi yücelten bir film yaratmaktan öteye gidemiyor.

14 Haziran 2009

Moore ve yeni filminin fragmanı


Moore'u çok severim. Yeni filmi Amerikan ekonomisi üzerine bir eleştiri. Oldukça iyi olduğunu okuyor, duyuyor merek ediyorum. Bakalım nasıl olacak?

Filmi için, ekonomi dersi gibi olmayacak. Daha çok bir vampir filmine benzeyecek diyor. Amerikan halkının parasını emip sömüren finançıları doymak bilmeyen vampirlere benzettiğini ve bir aydınlanma umduğunu söylemiş.

Aydınlanma? Oldu canım.

Not 1 : Evet. Amerikan sistemini nasıl eleştirirsen yap, gönlümü fethedebilirsiniz. Kalbime giden yol ordan geçiyor olabilir.

Not 2 : Tabi ki aklıma bunca Amerikan ekonomisi deyince Zeitgest:The Movie ve Zeitgest:The Addendum geliyor. Onlar da kesin izlenmesi gerken filmlerdir. Bu sistemi öyle eleştirmişlerdir ki Amreikada yayınlanması ve gösterimi yasaklanmıştır. Gözümde bu bile gerçekleri anlattığını ispatlar.

19 Nisan 2009

The Class

Cannes'da Altın Palmiye almış bir film "Entre Les Murs"

Batının herhangi bir ülkesinde orta ve altı gelirli kişilerin yaşadığı bir mahalledeki bir okulun bir sınıfı. Heryerde olabilicek türden bir öğretmen öğrenci karmaşası. 

Tüm iyi niyetiyle, yaşıtlarının gerisinde ilgi ve çalışma azmine sahip, Paris varoşlarından gelen çocuklari eğitmeye çalışan Fronçois yer yer çileden çıksa da konuşarak ve onları anlamaya çalışarak işlerin üstesinden gelebilceğini düşünmektedir. Tüm çabası bunun üzerinedir. Fazlasıyla profesyonel de denebilir. Ama açık ve gayretli bir öğretmendir.
Sınıf ise genelde göçmenlerden oluşan ve derslere hiç ilgi duymayan 8. sınıf öğrencileridir. Aslında bakınca tipik bir öğretmen öğrenci ilişkisi gibi geliyor. 

Ama filmin en büyük özelliği alt metin zenginliği,eleştirileri. eğitim sistemi, göçmenlerin durumu, ceza yönetmeliği. Film çok satan bir kitaptan uyarlama. Kitabın yazarı François Bégaudeau aynı zamanda filmin de başrol oyuncusu. Film için oyunculuk çalışmış. 

Filmde öğretmenin kendine taktığını düşünen bir Arap kız, zeki ama hırçın bir Afrikalı, akıllı ama alçakgönüllü bir Çinli göze batarken nerdeyse tüm karakterlele de tanışıyoruz. Evet herkesin kendi ülkesinin insanı gibi davranıyor. 

Filmin bence en önemli farkı okul dışında kimseyi ve hayatlarına tanık olmamamız. Ne öğretmenler ne çocuklar. Sadece bir iki kelimeyle çocukların anlattıkları. Ama biz sadece sınıfın içinde olanları biliyoruz. Dışarısı bizi ilgilendirmiyor. Öğretmenin tamamen bir profosyonel gibi davranmasının ve bizim onu öyle algılamamız belki de en önemli sebebi bu. Sadece Fransızca öğretmeye çalışan bir öğretmen. Diğer öğretmenlerin tepkilerine bile tepkisiz. Sadece çocukların yanında ve ceza sistemine karşı. Belki gay, belki pasifist. Ama emin değiliz. 

Umutla başlayan bir yıl nasıl tamamlanabilir ki? umduklarınız ve başında belirlediğiniz stratejiler ne kadar işe yarar. Belki hiç. Belki siz değişirsiniz. Belki çocuklar. Ama çocukların ki düşük bir ihtimal. Yoksa sıradan bir sınıfı adam eden, süper öğretmen filmi olurdu The Class. ama öyle değil. Sade ve gerçekçi. Oldukça iyi. 


Not: O çocuklar bence aptal. Bu kadar saçma sorular, bir şeyi anlamamk nedir ya! Avusturyalı ne demek diye sorumu olur? Kınıyorum Fransız eğitim sistemini. 

8,5/10


13 Nisan 2009

Five Minutes of Heaven


five minutes of heaven alman yönetmen oliver hirschbiegel imzalı bir film. Yönetmeni herkes Das Experiment, Der Untergang ve Hollywood yapımı The Invasion'ın yönetmeni. Son yazdığım hariç sağlam filmlere imza atmış biri.

İrlandalı Joe Griffen (
james nesbitt) abisinin ölümüne tanık olur ve bu travmayı üzerinden atamaz. bir televizyon programı da onu öldüren fanatik ingilizi (liam nelson)  bularak bu iki kişiyi bir tv programına çıkarmak için biraraya getirmeye çalışır. 

film yine ira temalı politik film gibi dursa da aslında bu iki erkeğin hesaplaşmasını anlatıyor. Mavi köşede, yıllarca abisinin ölümüne engel olmadığı için sorumlu tutulumuş, olay sonrası 2-3 yıl aralarla aile fertlerinin de acı ve keder yüzünden ölümüne tanık olmuş ve bunu yapanla karşılaşınca bunları ona ödetmek isteyen bir İrlandalı, kırmızı köşedeyse gençlik ateşi ve sadece popüler olma kaygısı güden aslında birini öldürmesinin ideolojik bir tarafı olmayan bir ingiliz. 

Teke Tek isimli televizyon programında karşılaşacaklar. Aslında geçmişleriyle karşılaşacaklar. biri içindeki öfkeyi diğerinin içindeki pişmanlıkla çarpıştıracak. Sonuçta da büyük patlama sayesinde program reyting alacak. Bu bölümde sert bir medya eleştirisi olduğu aşikar. Program öncesi Joe'ya samimiyet gösteren tek kişinin ise ingiliz değil doğu bloğundan bir göçmen olması ayrıca manidar. Bu ikilinin program öncesi, gerçekleşmeyen program sırasında ve sonrasında nasıl ızdırap çektikleri, her iki tarafında ayrı şekillerde geçmişten kurtulamamaları daha önce var olmasına rağmen anlatılmayan bir şey sanki. Sanki duvarda duran kedi fotoğrafını trajik bi olay olunca görmek gibi.

yönetmenin medya eleştirisi ve geçmişin izlerini arayışı oldukça ustaca. tempoyu arttırış ve azaltışları gerçekten etkili. özellikle merdiven inip geçmişini katleden adamla karşılaşmanın stresiyle yüyürken, kameran takılıp bir şekilde çekim aksayınca yapımcının tekrar çıkıp aşağaı gelebilir misin dediği bölümdeki iniş çıkışlar inanılmazdı. oyunculuklar her zaman ki ingiliz profesyonelliğinde. 

filmin sundance'ten en iyi yönetmen ve sinema yazarları ödüllerini aldığını da hatırlatmak isterim. Bu bile izlenmesi için iyi bir referans verecektir. 


8/10

12 Nisan 2009

Il Divo

Il Divo hakkında bir önyaz okuduğumda filmin bir "The Godfather" tarzı bir mafya filmi sanmıştım.


Filmin başı garip bir şekilde Gomorra'ya benziyor. Engelleri kaldırmak için yapılan toplu temizlik. Film girişi ve devamıyla beni şaşırttı ama bu olumlu yöndeydi. 

90'ların başı Guilio Andreotti 7. kere başbakan koltuğunda ( sanırım yalnız ve güzel ülkem insanı buna şaşrımaz çok). Androtti kısa boyu garip kulakları sade espri anlayışının yanı sıra oldukça zeki bir adam. Ve bu adam Pön Savaşlarından beri İtalya'da olan her olaydan sorumlu tutuluyor. Lakapları arasında Paslanmaz, Ölümsüz, Kara Papa, Yeeraltından gelen adam, Kertenkele var. 47 yıldır koltuğundan herşeye müdahil olan ama arkasında hiç iz bırakmayan biri. Genelde de mafyayla olan ilişkileriyle gündeme gelmiş birisi. İşte filmde Büyük Mafya Davası öncesi Androttiyi gösteriyor bize.

Filmin başında Androtti'nin uykusuzluk çektiği ve migreni olduğunu öğreniyoruz.Doktorlar kendisine çok ömrü kalmadığını söylemişler. ancak o:"bana öleceiğimi söylediler ama hepsi benden önce öldü" diyor. Aslında bu filmin basit bir özeti gibi. Androtti ölümsüz. Androtti suçsuz. Suç işlemediği için değil tabi bu. Yakalnmadığı için suçsuz. 
Filmdeki karakterler abartılı şekilde karikatürize edilmişler. Gerçeklik hissi kaybolmalıymış gibi. Sanki gerçek olamazmış gibi. Gerçek Androtti'nin sahip olmadığı bazı takıntılı halleri de varmış gibi gösteriyor bize Sorrentino. Ama tüm günahlarını da ayaklarımızın önüne seriyor. Filmde papaz niçin sabahın köründe kiliseye geldiğini ama Tanrıyla konuşmayıp papaza günah çıkardığını sorunca Androtti: "Çünkü Tanrı veremez ama papazlar oy verebilir" diyor. 

Şaşırmayacağınız bir şey daha; filmin sonunda Androtti 26 farklı suçtan ki aralarında suikastlar, suç örgütü üyeliği, yasadışı bağlantılar kurmak da var, suçsuz bulunuyor. Androtti 1946'dan beri mecliste. 27 kere bakanlık yapmış 7 kere başbakan ve ömür boyu senatör olarak halen yola devam ediyor. 

Film kesinlikle politik bir taşlama. Ama filmin ağır dili ve kalabalık karakter kadrosu yorucu gelebilir. Anlaşılması ve sindirilmesi zor. Filmden önce bazı detayların bilinmesi şart. Hele ki filmi ingilizce izleyecekseniz, yapmayın. Biraz daha bekleyin derim. 

8/10

İşte size gerçek Andreotti


11 Nisan 2009

Il Conformista


Bernardo Bertolucci, her sahnesindeki ışık kullanımı renk seçimi ve yarattığı kompozisyonun yanı sıra, Clerici isimli karakterinden ünlü bir faşist katil yarattığında henüz 30 yaşında bile değildi. Şaşırtıcı bir nokta. Çünkü bu kadar etkili bir siyasi film yapmak için yaşı oldukça küçük. Ama film fazlasıyla olgun. 
Her zamanki Bertolucci kavramları üzerine bir film aslında; seks, piskoloji, politika ve sinema.

Çocukluğundan itibaren konformizmin elindeki Clerici, Mussolinin faşit güçlerine katılır. Bunu yapmasında özel bir kin ya da sebep yoktur aslında. Sadece sosyal bir gruba dahil olma isteğidir. Burjuva bir kadınla evlenmeyi planlar. Bu konformist tavrına hizmet etmesi gereken ama kalıplara tam uymayan bir kadındır. Zaten Clerici'nin küçüklükten bir eşcinsel travması vardır. Eşi onun çin bir araçtır faşisizm yolunda. Hükümet eşiyle Paris'te balayı geçirmesini ve burada eski hocası da olan antifaşist profesörü öldürme emri verir. İtalya kesinlikle zayıf olmasına rağmen güçlü görünmek için bu işe giren Clerici'ye güvenmiştir. Clerici düşen Mussolini kabinesinin haberini alsa bile rahata düşkünlüğü yüzünden herhangi bir değişikliğe de başvurmaz. 

Film pek çok açıdan Passolini'nin Salo'suna benziyor. Barbar faşist rejiminin akıl yerine hayvani güdülerle işleyişini andırır. Ayrıca Hollywodd gösterişine ve faşistliğine de parallikler göstererek eleştirir. Apocalypse Now'ın görüntü yönetmeni Vittorio Storaro'nun kamerası ve ışık kullanımı oldukça ön plana çıkıyor. 

Bertolucci sinemasının geneline bakılınca büyük toplumsal olayların gölgesinde bireysel dönüşüm yaşayan aktivistlerin (aktivistler çünkü bertolucci kamerasını "sokaktaki adam"a ve orta sınıftan aşağıya tutmakta isteksizdir) öykülerinin ön plana çıktığı farkedilebilir. bu iki yönlü bir dönüşümdür, daha doğrusu bertolucci kahramanını hem dışarı'da takip edip filmlerinin politik misyonunu yerine getirir hem de iç mekanın mahremiyetine sokularak tamamen mastürbatif alanı olarak sinemasını yapar.

Simgeler ve bolca göndermeyle bezeli film kesinlikle Bertolucci sineması için önemi bir yerde. Clerici rolünde, Jean-Louis Trintignant ise gerçekten çok iyi.

8,5/10

22 Mart 2009

Devrim Yolunda Sıkılan Her Mermi Mübahdır

Makyavel'in Prens'ini okuyorum. Politik liderin nasıl olması gerektiğini anlatan 1500'lerde yazılmış bir kitap. Bir hükümdar olarak yapman gerekeni sürekli tekrarlamış : Amaç için her yol mübahdır.



60'lı 70'li yıllarda Almanya'da terörist saldıralar yapan bir örgütün tarihçesiyle karşı karşıyayız. 
Kornolojik bir belgesel havasında geçiyor film. Örgütün liderleri Andreas Baader ve Ulrike Meinhof ön planda bahsi geçenler. 

Baader asi, sert bir adam ve devrim ateşiyle yanıp tutuşuyor. Meinhof ise bilinen bir gazetecidir ve devrim yazıları yazmakta televizyonlarda konuşmaktadır. Yani Baader icraati Meinhof ise ideoloji körüklemeye çalışırlar. Tabi bir de gudrun ensslin var. Baarder'in sevgilisi ve örgütün ateşli savunucusu. Meinhof ile çatışıyor ve onun yazılarını değiştirip yeterince iyi bir devrimci olmamkla suçluyor. Manken gibi bir kız. Abartılmış bir güzellik. 

Film stefan aust'un kitabından uyarlama. Karakterlerin ve olayların incelenmesi gibi duran bir senaryo. Ne var senaryoda. İranı Şahını protesto eden bir topluluğa saldıran şah yandaşları ve onları destekleyen polis örgütü kışkırtmış oluyor. Bir öğrencinin ölümü ve kızıl lider rudi dutschke'nin vurulması buna ön ayak sağlıyor. Bunun üzerine örgüt harekete geçiyor. İlk 20 dakika da bombalama, adam kaçırma, hapisten kaçma gibi bolca aksiyon görüyoruz.  Asıl gayeleri ve rahatsızlıkları Amerikanın Vietnama girmesi, İsrailin Filistini işgali gibi şeyler gibi duruyor. Yani global bir rahatsızlıkları var. Ürdüne gidip gerilla eğitimi alıyorlar. Dayanamayıp geri dönüyorlar. Burada iç çekişmeler başlarken yüce İstihbarat şefinin orta yol bulmaya çalışan aklı selim tavırlarını görüyoruz.  Sonra nerde kırılıyoruz? Amerikan Konsolosluklarına saldıranlar yakalanıyor hapse atılıyorlar. Baskınlarla tutuklanıyor geri kalanlar. Hapse atılanları kurtarmak için çeşitli saldırılar düzenleyen 2. ve 3. nesil üyeler. Bunu kınıyor içerdeki liderler. Uzayıp giden mahkemeler. Kaçırılan uçağa rağmen serbest bırakılmayınca hapiste intihar eden teröristler. Ama senaryo kimin neden bunları yaptığını yaşadığını anlatamıyor. Sadece devrim için sıkılan kurşunlardan bolca gösteriyor. 

Film bambaşka eleştiriler almış. Bir kesim aynı Waltz and Bashir gibi en azından bize olayları hatırlattı, eleştiren tarafları var. Almanya hükümetinin yanlış tutumlarını gösteriyor diyor. Bir kesim ise şiddetle filme karşı. Örgüt üyelerini adam öldüren, basit sebeplerle eylem yapan(Meinhof eşi kendini aldattığı için evden kaçınca daha aktif rollere bürünüyor mesela), kendi içinde çatışan, ne yaptığını tam da bilmeyen bir topluluk olarak göstermekle ve hapishane şartlarının ve hükümetin halk üzerindeki baskısının hiç anlatılmadığı ve yine yapılan eylemleri bu nedenle anlamsızlaştırdığından bahsediliyor. unutmamak gerekir ki Baader Meinhof o dönemde her dört Almandan birini inandırmayı başarmış ve destek toplamışlardır. Ve hükümet baskısı da çok açık şekilde ortada.

Ben filmi olaylardan haberdar olmayan cahil biri olarak izledim. Bu haliyle filme alınması bile başlı başına cesurca bir hareket olarak göründü bana. Ama sanki hükümeti çok da suçlamayan, örgütü kanlı saldırılar yapan bir avuç grup gibi gösteren yapısı rahatsız edici. Abartılı karekter gelgitleri gerçek dışı. Hatta olup olmadığından kesin emin olunmayan hatta bazılarının kurgu olduğu açıklanmış sahneler belgesel niteliğinde bir film için abartılı. Meinhof ile Gudrun'un saç başa kavgası gibi. Genç ne yaptığını bilmeyen, neden eyleme geçmeye karar verdiği belli değil. Grup sanki mankenler topluluğu gibi pozlar veriyor ve hepsi cool. Buna rağmen oyunculuklar oldukça iyi. Yani aksayan senaryo. Bu oldukça aşikar. Bir devrim filmi değil. Sadece satmaya çalışan bir film gibi duran anları var. Patlamalarla dolu bir hollywood filmini andırıyor. ideolijiden oldukça uzaklaşıyoruz. Aceleye getirilen pek çok durum ve görüş var gibi duruyor.  Ayrıca manken kızımız Gudrun Ensslin filmin baş kahramnı olmuş desek yanılmayız. Filmin adına dahil olmasa da en etkili karakter olarak öne sürülmesi garip. 



Filmin uzun süresinde daha rahat anlatılabilicek Almanya için özellikle önemli bu yapıt insana bir şeyler hatırlatırken sanki film satsın diye bazı değişiklikler yapmışa benziyor. Bu da rahatsız edici. Biz teröristleri severiz. Onları anlamak isteriz film izlerken. Zaten hesapları kesilmiş cellatları tarafından. Biz onların anısını yaşatmak ve hatırlamak için izliyoruz gibi geliyor bana. Ama yapımcıların para kazanmak için göürşü belli : Amaca giden yolda her yol mübahdır. 

7/10

Not : Yukardaki afiş örgüt üyelerini yakalamak için ülkeye dağıtılan afiş. Her bir üyenin başına 10000 mark ödül konmuş. Vahşi Batı Almanya.

14 Şubat 2009

Sonbahar




Yavaş yavaş işledi içimize. 
Yağmur gibi, soğuk gibi, aşk gibi.
Uzun süre çıkmaz aklımızdan. Isınsak da sızlar içimiz.
Kabaran karadeniz gibi kabardı çünkü yüreğimiz.




Bir oğulu beklemektir, gideceğini bile bile
Bir kızı sevmektir, kavuşamasan da
Beklemektir sonbahar
Ardından kış gelecek olsa da

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP