almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Temmuz 2010

barfuss


deli işi bir film.


farklı bir romantik komedi. aklı başında değil. aksasa da samimi. öyle sokuyor ki insanı içine, yeri geldiğinde utançtan başını yorgana sokuyor, yeri geldiğinde onlarla birlikte gözlerin doluyor.

til schweigerin hem yazıp hem yönetip hem oynuyor. Büyük ihtimalle filmin aksayan yönerin bundan yana. Ama aynı durum filmin kişisel ve fazla sıcak olmasını sağlıyor. Inglourous Basterds'ın sert Alman'ı aslında nelere kadirmiş görmüş olduk. Nick tutarsız, serseri ama bağımsız bir karakter. Bu bağımsızlık umarım Hollywood'a bulaşmayarak korunur.

Filmin kadın karakteri johanna wokalek ise oldukça iyi bir performasn sergiliyor. O boş bakışlar, ani öfke nöbetleri en çok da safça gülümsemesi ve filmin sonuna doğru ağlayarak aşkı tasviri. Ne güzel ablamızsın sen ....

Filmin hiç konusunu anlatmayacağım. İzleyecek olana sürpriz olsun. Ama seveceğinize garanti veririrm. Yok sevmezseniz ben sizi taş kalplilikle siz beni fazla romantik olmakla suçlayabilirsiniz. Olsun. Siz yine de izleyin.

En sevdiğim sahne ise : rahat ol. alışveriş böyle birşey. sevdiğin şeyi git ve al dediği sahneydi. kızın rahatlığı süperdi. satın almaya karşı alerjisi olan beni de biri eğitmeli.

8/10

22 Mart 2010

The White Ribbon

Haneke, huzursuz seyirler diler.


Basit bir hikaye : Küçük insanların olduğu bir kasaba ve onlara korkuyla güvenlik arasında bir denge oluşturmaları gerektiğini anlatan.

Birinci dünya savaşı öncesi küçük bir Alman kasabası. Ve kasabada yanlış olan şeyler. Yanlış olduğunu düşündüğümüz (belki de sadece biz düşünüyoruzdur). Bu yanlışlık ilk önce talihsiz kazalarla karşımıza çıkıyor. Doktor atının tuzak oalrak gerilmiş ipe takılmasıyla yaralanır. Sonra Baron'un ambarlarından biri yanar. Sonra kereste fabrikasında ölen bir kadınla. Ve herkes bir suçlu aramaya başlıyor. Çok iyi tanıdıkları diğer köylülerin suçlu olup olmadığını merak ediyorlar. Ve ne filmi anlatan ne biz ne de her hangi biri gerçek suçlunun (suçluların) kim olduğunu bilmiyoruz. Zaten Haneke sorunların çözümüyle ilgilenmiyor. Salt sorunu gösteriyor inceliyor. O köylüler gibi güvensiz olmamızı istiyor. Onlar gibi suçlu aramamızı önyargılı olmamaızı istiyor.

Bunu da tabi ki başarıyor. Bizim ne gördüğümüzle ilgilenmiyor. Birilerinin gerçeği arayışına odaklanıyor. Cache'ye bile benziyor bu açıdan. Oynatmadığı kameradan, olmayan hareketlerden gerilim yaratmayı hep beceriyor. Hanekenin siyah beyaz seçimi ve görüntü yönetimi olağanüstü. Renkli olması düşünülemeyecek kadar etkili kılıyor filmi.

Ama bunların merkezindeki kadın ve çocuk istismarı ve ataerkil aile yapısı zaten kimseye (öğretmen hariç) sempati kurmamızı da engelliyor. Film bu yapıyla ciddi bir Nazizm ve faşizm eleştirisi sayılabilir de. Gücü elinde tutmak için tutunulan tavırlar ve dini parayı gücü belki sevgiyi kullanmanın etkilerini gösteriyor.

Cannes'da büyük ödül alıp, oscarlarda en iyi yabancı film olarak yarıştığını hatırlatmakta fayda var.

8/10


18 Ocak 2010

Soul Kitchen

Yemek ruhun gıdasıdır.


Anlatacak özel bir senaryo yok. Yani olaylar örgüsü çok sürprizlerle dolu değil. Ama film boyunca Fatih Akın'ın anlatısına hayran kalmamak hatta bu sırada filmdeki mekanlar ve kızlara (kadınlar için erkeklere) hayran kalmamak elde değil.

Başından sonuna eğlenceli, müzikli ve hareketli bir film var karşımızda. Bu harekete rağmen filmin başında acele etmeden herşeyi iyi pişmiş olarak servis ediyor Fatih akın. Ama hondurastan gelen ağacı kullandıktan sonra afrodizyak etkisi yönetmeni de sarıyor ve son yarım saat (belki 20 dakikası) hızlı hzılı olup bitiveriyor. Aldente gelen son biraz afallatıyor haliyle izleyiciyi. Az pişmiş olmasının yanı sıra gerçekçilikten uzak komedi ögesi devreye girip bize mutlu sonu getiriyor.


Tabi ki unutulmaması gereken bunun bir "feeling good movie" olduğu. Ve bunun hakkını vererek yerine getiriyor. Duvara Karşı ve Yaşamın Kıyısından sonra yorulduğunu söyleyen Fatih Akın başkasına bile vermeyi düşündüğü projeyi gerçekten Im Juli tadında bu sefer ülke ülke gezmeden çekiyor. Evini Hamburgu karış karış bize gösteriyor.

Soul kitchen gerçekten güzel bir film. Sıcak bir film. Sesi açıp müziklerde dans ederek izlenebilecek bir film. Mutlaka izlenmesi gerekenlerden.

8/10

18 Mayıs 2009

Nordwand

Etrafımda o kadar çok dağcı var ki onlara ve yaptıklarına hiç yabancı değilim. Hatta "yaz temel" eğitmenliği yapmışlığım, kamp kurmuşluğum, kaya tırmanışı yapmışlığım var. Yabi hepsi basit seviyelerde kaldı. Ama çok yakın arakadaşlarım artık bunu meslek edinip para kazanacak kadar uzun süredir büyük ciddiyetle yapıyorlar. Onlardan o kadar çok hikaye duydum ya da izledim ki büyük bir an olurken. O heyecan, arzu ve yorgunluk yüzlerinden aynı anda okunabiliyor. Bir kayanın önünde "İstanbul, sen mü büyüksün ben mi büyüğüm" der gibi durmuyorlar. Profosyonelce bakabiliyor ve eğitimini aldıkları şeyleri uyguluyorlar.  

Bir gün evrenin evindeyken görmüştüm kitabı: Alplerin Son Üç Problemi'ni. Alplerde çıkılan son üç rota ve bunlarla ilgili hikayelere yer verilmişti. Kapağında ise "Eiger Kuzey Buz Duvarı". Son problem olan bu rota, Alplerde çıkılan son rotadır. Onlardan bununla ilgili şeyler duydum, ama şaşırmıştım böyle bir kitap okumasına. Çok cezbedici gelmemişti. Bu görüşüm "Nordwand"ı izleyince değişti.
Nordwand bir dağa tırmanış hikayesi. Gerçek bir hikayeden çekilen bu film belgesel tarzından uzaklşarak kurgusalmış havası veriyor. Yani bu yapısıyla mükemmel bir belgesel olan "Touching the Void"den oldukça farklı. O ders niteliğinde bir dağcılık belgeseliydi. 
Toni Kurz ve Andreas Hinterstoisser yedek asker olarak Nazi kamplarında görev almaktadırlar. Çocukluklarından beri etraftaki pek çok zirveye çıkmışlardır ve Naz propogandasıyla hemen bir Alman'ın çıkması gerektiği dikta edilen Eiger'i gündeme gelse de ciddiye almamaktadırlar. Bir gün komutanla çatışıp askerlikten istifa edince(daha savaş başlamamış), denemye karar veriyorlar. Kurz kardeşi sayılan Hinterstoisser'e göre daha temkinlidir. Ama Toni artık Andreas!ı kıramaz ve yola koyulurlar. Bu arada Luise Fellner bir gazetede ayak işleri yapmakta ve editöründen eski arkadaşı olan bu ikiliyi ikna edip haber yapabilirse, bunu basacağı gazını alır. Luise hala derin duygular beslediği Toni'yi ikna edemez en başta. Tam buna üzülürken Eiger Kuzey Duvarı önünde haber için beklerken onları görür ve tırmanışlarını takip eder. 

Şimdi bu tırmanışla ilgili hiçbir şey yazmayacam. Siz izleyin ve bu heyecan kesici bölümü kendi gözlerinizle görün. Ama filmle ilgili net şey şu. Filmin sonu beni 5x etkilediyse, Yonca'yı 7x, Evreni ise 10x etkiledi. Yani dağa ne kadar yakınsanız içindeki bir filmden o kadar çok etkileniyorsunuz. Aslında bu filmin bizi "dokunsal" hale getirmesi "iletişim modelleriyle" ifade edilebilir. Çünkü Evren'in buna benzer hikayeleri var. 

Ama bu demek değil ki filmi sevmezsiniz. Net bir şekilde iyi bir film var ortada. Belgesel veriyle kurgusal bir film yaratılmış. Hatta kesin izleyin diyecem son olarak. 
8/10


Not: yazıyı şimdi bir kez daha okudum. Çok kötüymüş lan. Neyse ne diyordum "kötüyü bilmeden iyiyi anlayamazsın!". Başka birinin deyimiyle de "yersen!"

22 Mart 2009

Devrim Yolunda Sıkılan Her Mermi Mübahdır

Makyavel'in Prens'ini okuyorum. Politik liderin nasıl olması gerektiğini anlatan 1500'lerde yazılmış bir kitap. Bir hükümdar olarak yapman gerekeni sürekli tekrarlamış : Amaç için her yol mübahdır.



60'lı 70'li yıllarda Almanya'da terörist saldıralar yapan bir örgütün tarihçesiyle karşı karşıyayız. 
Kornolojik bir belgesel havasında geçiyor film. Örgütün liderleri Andreas Baader ve Ulrike Meinhof ön planda bahsi geçenler. 

Baader asi, sert bir adam ve devrim ateşiyle yanıp tutuşuyor. Meinhof ise bilinen bir gazetecidir ve devrim yazıları yazmakta televizyonlarda konuşmaktadır. Yani Baader icraati Meinhof ise ideoloji körüklemeye çalışırlar. Tabi bir de gudrun ensslin var. Baarder'in sevgilisi ve örgütün ateşli savunucusu. Meinhof ile çatışıyor ve onun yazılarını değiştirip yeterince iyi bir devrimci olmamkla suçluyor. Manken gibi bir kız. Abartılmış bir güzellik. 

Film stefan aust'un kitabından uyarlama. Karakterlerin ve olayların incelenmesi gibi duran bir senaryo. Ne var senaryoda. İranı Şahını protesto eden bir topluluğa saldıran şah yandaşları ve onları destekleyen polis örgütü kışkırtmış oluyor. Bir öğrencinin ölümü ve kızıl lider rudi dutschke'nin vurulması buna ön ayak sağlıyor. Bunun üzerine örgüt harekete geçiyor. İlk 20 dakika da bombalama, adam kaçırma, hapisten kaçma gibi bolca aksiyon görüyoruz.  Asıl gayeleri ve rahatsızlıkları Amerikanın Vietnama girmesi, İsrailin Filistini işgali gibi şeyler gibi duruyor. Yani global bir rahatsızlıkları var. Ürdüne gidip gerilla eğitimi alıyorlar. Dayanamayıp geri dönüyorlar. Burada iç çekişmeler başlarken yüce İstihbarat şefinin orta yol bulmaya çalışan aklı selim tavırlarını görüyoruz.  Sonra nerde kırılıyoruz? Amerikan Konsolosluklarına saldıranlar yakalanıyor hapse atılıyorlar. Baskınlarla tutuklanıyor geri kalanlar. Hapse atılanları kurtarmak için çeşitli saldırılar düzenleyen 2. ve 3. nesil üyeler. Bunu kınıyor içerdeki liderler. Uzayıp giden mahkemeler. Kaçırılan uçağa rağmen serbest bırakılmayınca hapiste intihar eden teröristler. Ama senaryo kimin neden bunları yaptığını yaşadığını anlatamıyor. Sadece devrim için sıkılan kurşunlardan bolca gösteriyor. 

Film bambaşka eleştiriler almış. Bir kesim aynı Waltz and Bashir gibi en azından bize olayları hatırlattı, eleştiren tarafları var. Almanya hükümetinin yanlış tutumlarını gösteriyor diyor. Bir kesim ise şiddetle filme karşı. Örgüt üyelerini adam öldüren, basit sebeplerle eylem yapan(Meinhof eşi kendini aldattığı için evden kaçınca daha aktif rollere bürünüyor mesela), kendi içinde çatışan, ne yaptığını tam da bilmeyen bir topluluk olarak göstermekle ve hapishane şartlarının ve hükümetin halk üzerindeki baskısının hiç anlatılmadığı ve yine yapılan eylemleri bu nedenle anlamsızlaştırdığından bahsediliyor. unutmamak gerekir ki Baader Meinhof o dönemde her dört Almandan birini inandırmayı başarmış ve destek toplamışlardır. Ve hükümet baskısı da çok açık şekilde ortada.

Ben filmi olaylardan haberdar olmayan cahil biri olarak izledim. Bu haliyle filme alınması bile başlı başına cesurca bir hareket olarak göründü bana. Ama sanki hükümeti çok da suçlamayan, örgütü kanlı saldırılar yapan bir avuç grup gibi gösteren yapısı rahatsız edici. Abartılı karekter gelgitleri gerçek dışı. Hatta olup olmadığından kesin emin olunmayan hatta bazılarının kurgu olduğu açıklanmış sahneler belgesel niteliğinde bir film için abartılı. Meinhof ile Gudrun'un saç başa kavgası gibi. Genç ne yaptığını bilmeyen, neden eyleme geçmeye karar verdiği belli değil. Grup sanki mankenler topluluğu gibi pozlar veriyor ve hepsi cool. Buna rağmen oyunculuklar oldukça iyi. Yani aksayan senaryo. Bu oldukça aşikar. Bir devrim filmi değil. Sadece satmaya çalışan bir film gibi duran anları var. Patlamalarla dolu bir hollywood filmini andırıyor. ideolijiden oldukça uzaklaşıyoruz. Aceleye getirilen pek çok durum ve görüş var gibi duruyor.  Ayrıca manken kızımız Gudrun Ensslin filmin baş kahramnı olmuş desek yanılmayız. Filmin adına dahil olmasa da en etkili karakter olarak öne sürülmesi garip. 



Filmin uzun süresinde daha rahat anlatılabilicek Almanya için özellikle önemli bu yapıt insana bir şeyler hatırlatırken sanki film satsın diye bazı değişiklikler yapmışa benziyor. Bu da rahatsız edici. Biz teröristleri severiz. Onları anlamak isteriz film izlerken. Zaten hesapları kesilmiş cellatları tarafından. Biz onların anısını yaşatmak ve hatırlamak için izliyoruz gibi geliyor bana. Ama yapımcıların para kazanmak için göürşü belli : Amaca giden yolda her yol mübahdır. 

7/10

Not : Yukardaki afiş örgüt üyelerini yakalamak için ülkeye dağıtılan afiş. Her bir üyenin başına 10000 mark ödül konmuş. Vahşi Batı Almanya.

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP