oscar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oscar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2015

Dallas Buyers Club

filmler gerçek hikayeye dayanınca sanırım amerikalılar çok daha fazla beğeniyor. "bunların hepsi olmuş" diye şaşırıyorlar sanırım. oysa bir filmin iyi olması gerçek bir hikayeyi anlatıyor oluşuyla olamaz. iyi anlatmasıyla olur.


bu film iyi mi derseniz bence sıradan. yani özel bir yanı yok. belki amerikalı olsak sağlık sisteminin bozukluğuna uyuz olurduk sayesinde. ama bence süper oyunculuklardan öteye gitmiyor kanısındayım. yine izlenmese bir şey kaçırmayacağınız filmlerden.duble performans görecem derseniz olur. 10 sene sonra şimdiki Philedelphia gibi bir şey olur heralde. O kadar.

7/10

Ida


2014 ün en sevilenleri listelerinde hep yer alan IDA'yı yüksek beklentiyle izledim tabi ki. Ama hayalkırıklığı. Bu ağır belki, film çok kötü falan değil ama herkesin listesine girmesine rağmen ben o kadar etkilenmedim.

Tamam ağır işleyişine rağmen pek çok şeye değindi ama büyük beğenin öncelikle Nazi aAlmanyasından kaçan yahudi dramının etkisi yüksek. Bir de dini dokunmaları derken film ilgi çekiyor. Düşün kız meğersem yahudiymiş ama kilisede rahibelik yemini edecek falan.  Tamam dünyanın zevklerine vur kaç yapan ve ceremesini pisliklerini çekmeden kiliseye sığınan bir kız var. Tamam etkileyici bir intihar sahnesi var. Oyunculuklar da iyi ama film yine de şaheser değil. Beklenti az sakin izlerseniz beğeniniz artabilir.

8/10

29 Kasım 2013

Şili'ye özgürlük.

Pinochet'nin askeri vesayetinin nasıl sonlandığını izlemek mi istersiniz reklamları mı?


Çoğunuzun reklamları tercih edeceğini tahmin ediyorum. Filmin yönetmeni de öyle düşünmüş olacak ki dönemi en hafif şekilde stilize ederek reklam kuşağıyla veriyor. Ama yine de oldukça sert bir film var karşımızda.Çünkü sert dönemi layıkıyla anlatmak kadar bunu nasıl etikili anlatacağını ve insanların bunu geçekten algılayacağını tahmin etmek ve bu seviyde film çekmek kanımca önemli. 

No; 1988'de Pinochet'ye gelen baskılar sonrası bir plebisit ile koltuğunda kalıp kalmayacağını gösterecek bir seçime gitme kararı alması sonucu onca yıl zulüm gören sosyalist kesimin "PINOCHETE'YE HAYIR" kampanyasını nasıl bir içeecek reklamı tarzında oluşturduğunu anlatıyor.

Olay örgüsü bence gereksiz, adamın amerikadan gelmesi karısından ayrılmış tek çocuk sahibi olması sadece hikayenin sağlamlaşması için gerekliydi. Eksik kalmasın diye konmuş. Ama umut vererek zulmü yenmek gerektiği teması kuvvetli. 

Filmin gerçekle birebir uyuşmadığını belirtenler var. Kampanya reklamcıdan önce bu şekilde olsun diyen politikacılar, No kampanyasını destekleyenin Amerika olduğunu belirtenler. Bazı kısımlarını bilemiyoruz tabi ama geçmişe ışık tutması açısından kıymetli buluyorum ben filmi. 

İzlenmeli. 

9/10

29 Haziran 2013

Beasts of the Southern Wild

Ne zamandır yazacağım bu filmle ilgili. İzleyeli 10 ay oldu bile. Ama toparlayamıyorum bir yere koyamıyorum filmi. Benim hayalgücüm yetmiyor anlatmaya.



Küçük kızın babasıyla yaşadığı dünyayı anlatan film gerek dünyanın hali gerekse Hushpuppy'nin (küçük kızın) babasıyla olan ilişkisi üzerinden etkileyici bir şekilde akıyor.

Tamamı amatör oyuncularla çekilen filmin etkileyici performanslarının hiç bahsinin geçmemesi ise kara komedi. Oscar ve pek çok festivalde aday olmak için bile sendikaya kayıtlı oyuncu olmak gerekiyormuş. Bu nedenle çoğu ödül alamadı.

Film gerçekten bir kızın dünyayı nasıl gördüğünü olacak en etkili şekilde anlatmış. Gerçek olamayacak bu dünyanın ise aslında çok uzak olmadığını biliyoruz. Amerikadaki kasırgalar sonrası; yaşanan dünyanın zaten zalimliği, terkedilmişlik her açıdan bir araya gelince iyice ağır bir hal alıyor. Haliyle Hushpuppy bundan hayalgücü ve sevgisiyle kurtulmaya çalışıyor.

Etkileyici.
Bir ara izleyin derim ama artık zamanı geçti. Sanki yine de yıllar sonra izlenecek filmlerden değil gibi. Ama bilin 2013'ün en iyilerinden.

28 Mart 2013

Searching For Sugar Man

Aramaya inanmak.



Aramaya inanmak.
Bu filmin mottosu budur.

Bir adam kendi ülkesinde hiç bilinmeyen bir şarkıcıyken kaçak yollarla girdiği `Güney afrika`da en az `elvis` kadar ünlü olacak ama bunu kendisi bile bilmeyecek. Hayranları da onunla iligli hiç bir şey bilmeyecek.

Bu iletişim çağında böyle bir şeyle karşılaşmak insanı şaşırtabiliyor tabi ki. Ama yine de Rodriguez'in hayatı da başlı başına olay.

Film başarılı tabi ki ama merak duygusunu hiç yitirmeyen ve aklımızdaki sorulara sabırla tek tek cevap veren yönetmen `Malik Bendjelloul` gerçekten yaptığı işi ustaca kotarmış. Daha 36 yaşındayken.

9/10

06 Şubat 2013

Kon-Tiki

Life of Pi'dan iki gün sonra izlemem tamamen tesadüf. 



Norveçli kaşif Thor Heyerdahl 1947 yılında Polynezya'nın kökenlerinin Asya'dan değil Güney Amerikan geldiğini kanıtlamak için o zamanın (1500 yıl öncesinin) teknikleriyle yapılmış bir sal ve 5 kişilik mürettabatıyla Peru'dan yola çıkar. 101 gün süren macerayı anlatan film oldukça ilgi çekici. 

 Thor Heyerdahl'ın 10 yıllık araştırmaları dikkat çekmeyince o da çalışmalarının gerçekliğini ispatlamak için eşni arkada bırakıp yola çıkar. Ancak tamamen eski tekniklerle yapılmış bu salın Pasifik Okyanusunda tamamen akıntıların kaderine bağlı olarak işlemesi oldukça zorlu anlara tanık olmamıza sebep oluyor. 




Film aynı isimli kitaptan uyarlama olarak çekilmiş. Ayrıca 1950 yılında bir ilk versiyonu da mevcut. Sürükleyici bir Hollywood filmi şeklinde ilerliyor ve teknik açıdan gayet tatmin edici. 100 gün boyunca açık denizde sürüklenen ekip hem kendi içlerinde hem de denizle mücadele ediyor. İşte bu kısmı Life of Pi'ya benziyor.  Denizdeki planktonlar olsun, balina saldırıları fırtınalar olsun inanılmaz benzerlikte. dönem bile neredeyse aynı. 

Birini sevdiyseniz diğerini de seversiniz. 
Gerçek bir hikaye oluşuyla da dikkat çekici bir film. 2013 Yabancı film oscarlarında aday olması da cabası. 

8/10

27 Şubat 2012

Midnight in Paris

Altın Çağ'ı ararken heba olmamak lazım.



Woody Allen bu sefer de bir Paris güzellemesiyle çıktı karşımıza. Ama bu sadece şehre övgü de değil eski çağlara bir özlem.

Filmi pek çok açıdan beğendim sanırım. Demokrat cumhuriyetçi çekişmesine, zenginin tavrına mesafesine ve sanata övgüsüne. Ayrıca geçmişi arayan insanın şimdiyi idare etmesini belirtişi güzel. Yani biz geçmişe özelm duyarsak şimdiki güzellikleri görmüyoruz, kötüye maruz kalınca da bunun çağla alakalı olduğunu düşünüyoruz. Ama çağın gerklilikleriyle yaşayınca insan mutlu olaibliyor.

Woody Allen gerçekten bir sanatçı. Hayranlıklarını ustaca dile getiriyor. Bunu yaparken her zamanki gibi ilişkiler üzerinden gidiyor ve bunu ağlak drama yerine akıcı eğlenceli bir şekilde beceriyor. Barcelona Barcelona'dan daha iyi ve izlenmesi gereken bir film olarak eğerlendirilmeli.

8/10

09 Mart 2011

I am Love



Valla bazı filmleri izlerken sıkılırsın ruhun daralır ama sonra bir kaç gün geçince tadına varırsın anlamaya başlarsın. Bir anda derinleşmeye başlar. Düşündürtür sana. Bu film öyle değil. Canının sıkıldığıyla kalıyorsun.

Rusyada fakir güzel bir kızken İtalyan zengin bir koca aracılığıyla Romaya gelen ve burjuvaizinin göbeğinde sırıtmadan yaşayan Tilda (adını unuttum. tilda swinton) hayatının rutuninden ve daha fazlası aileyi çevirmenin yarattığı baskıdan sıkılmıştır. Oğlunun aşçı arkadaşı bir anda karşısına çıkar ve o nasıl olduğunu bile anlamadan onun çekimine kaptırıp tehlikeli sulara sürdü. Tabi ki her burjuva filmi gibi bu da felaketin başlangıcıdır.

Böyle işte. Cloud Chabrol'den hallice. İyi demek istemeidm. Onun gibi işte.
Memeler. tilda yine taş yine güzel. seviyorum ben o kadını.

Filmin tek iyi yanı o.

6/10

10 Şubat 2011

True Grit


"iyi, kötü ve çirkin... "
hepsi benim diyorum içimden.



Heralde Rooster Cogburn, Sergio Leone'nin filmini izlemiş olsaydı böyle derdi.

John Wayne ile Jeff Bridges bence hiç benzemezler. Ama Jeff de oscarı alır bu filmle.

Bu film babamın pazar sabahları gazetesini yarım bırakmasına sebep olan TRT 1 westernidir. O yüzden de güzeldir. Eski bir tat barındırırken, etrafta Coen'lerin izlerini bolca etrafta görmek mümkün. Oturur ikimiz de izleriz keyifle ta ki annem içerden : "kahvaltı hazır. hadi gelin!" diye bağırana kadar.

8/10

16 Ağustos 2010

Casablanca

Filmi anlatacak değilim. Zaten en son izleyenlerden biriyim.

Ama İzmir'de Eski Havagazı Fabrikasında yapılan açık hava gösterimleri ile oldukça güzel bir havada keyifli bir şekilde izledik. Armutlar minderlerle dolu bahçe erken saatte gelenlerle kapıldığı için çimlerde oturduk. Ama her halükarda oldukça güzel keyifli bir film gösterimiydi.

Her çarşamba bir klasik gösteriyorlar. Mesela dün Bergman'dan Yaban Çilekleri vardı. İlginç seçimler yapması açısından da takdire şayan.

Her perşembe de bir konser oluyor. Geçen hafta Pinhani varken önceki hafta bir jazz konserine ev sahipliği yaptı. İzmirlilerin dikkatle takip etmesi gereken bir yer Havagazı Fabrikası. İzmir Sanat kapalıyken gayet çekici.


Not: İçerde restorant olmasına rağmen konser ve filmlerde kendi biranızı yiyeceğinizi getirebilirsiniz. Kimse karışmıyor.

Not 2 : Film feci iyiymiş. Şaştım kaldım. Böyle de bir insanım. Şaşırıyorum arada.

24 Mart 2010

Bright Star



öncelikle şiirselliği arttırmaya çalışması çok hoş jane campion'un. tam olarak başaramasa da eline yüzüne de bulaştırmıyor. haksızlık olmasın. ustaca kotarıyor diyebiliriz de. evet çelişkiler insanıyım. zorlanmam ironinin anlamını sorsalar.

bright star ünlü romantik şair john keats'ın etrafında dolansa da aslında onun yazmış olduğu bright star şiirini, kim için yazdığını ve o kişinin nasıl biri olduğunu araştırmaya çıkıyor. yani şair'in en ünlü şiirlerinden birinin peşinde gidip neler olduğunu olmuş olabilceğini gösteriyor.

eleştirilerin çoğunun haksız olduğu da böyle ortaya çıkıyor zaten. şair değil şiir anlatılan bu filmle.

çok sevmediğim dönem filmleri içinde farklı bir yerde durmayı başaran, görselliğiyle etkileyici olabilen bir film bright star. durağan gibi görünse de sıkmamayı başaran bir film. şaheser diyemesem de kesinlikle hoşuma giden.

bahsi geçen şiir :
bright star
bright star, would i were steadfast as thou art —
not in lone splendour hung aloft the night
and watching, with eternal lids apart,
like nature's patient, sleepless eremite,
the moving waters at their priestlike task
of pure ablution round earth's human shores,
or gazing on the new soft-fallen mask
of snow upon the mountains and the moors —
no — yet still stedfast, still unchangeable,
pillow'd upon my fair love's ripening breast,
to feel for ever its soft fall and swell,
awake for ever in a sweet unrest,
still, still to hear her tender-taken breath,
and so live ever — or else swoon to death.

22 Mart 2010

The White Ribbon

Haneke, huzursuz seyirler diler.


Basit bir hikaye : Küçük insanların olduğu bir kasaba ve onlara korkuyla güvenlik arasında bir denge oluşturmaları gerektiğini anlatan.

Birinci dünya savaşı öncesi küçük bir Alman kasabası. Ve kasabada yanlış olan şeyler. Yanlış olduğunu düşündüğümüz (belki de sadece biz düşünüyoruzdur). Bu yanlışlık ilk önce talihsiz kazalarla karşımıza çıkıyor. Doktor atının tuzak oalrak gerilmiş ipe takılmasıyla yaralanır. Sonra Baron'un ambarlarından biri yanar. Sonra kereste fabrikasında ölen bir kadınla. Ve herkes bir suçlu aramaya başlıyor. Çok iyi tanıdıkları diğer köylülerin suçlu olup olmadığını merak ediyorlar. Ve ne filmi anlatan ne biz ne de her hangi biri gerçek suçlunun (suçluların) kim olduğunu bilmiyoruz. Zaten Haneke sorunların çözümüyle ilgilenmiyor. Salt sorunu gösteriyor inceliyor. O köylüler gibi güvensiz olmamızı istiyor. Onlar gibi suçlu aramamızı önyargılı olmamaızı istiyor.

Bunu da tabi ki başarıyor. Bizim ne gördüğümüzle ilgilenmiyor. Birilerinin gerçeği arayışına odaklanıyor. Cache'ye bile benziyor bu açıdan. Oynatmadığı kameradan, olmayan hareketlerden gerilim yaratmayı hep beceriyor. Hanekenin siyah beyaz seçimi ve görüntü yönetimi olağanüstü. Renkli olması düşünülemeyecek kadar etkili kılıyor filmi.

Ama bunların merkezindeki kadın ve çocuk istismarı ve ataerkil aile yapısı zaten kimseye (öğretmen hariç) sempati kurmamızı da engelliyor. Film bu yapıyla ciddi bir Nazizm ve faşizm eleştirisi sayılabilir de. Gücü elinde tutmak için tutunulan tavırlar ve dini parayı gücü belki sevgiyi kullanmanın etkilerini gösteriyor.

Cannes'da büyük ödül alıp, oscarlarda en iyi yabancı film olarak yarıştığını hatırlatmakta fayda var.

8/10


19 Mart 2010

El secreto de sus ojos

Gözler kalbin aynasıdır

iyi olmakla beraber yükseltilen beklentiler nedeniyle vurucu etkiyi yapamamakta. bir de gözlerimi görseniz öyle düşünmediğimi anlardınız ya. neyse.

öncelikle inanılmaz bir dramatik yapı var. hiç aksamayan. her hareketin bir şeye hizmet ettiği.

film, gençliğinde takınıtlı bir şekilde ilgilendiği ve sonucunda tüm hayatını etkileyen bir davayla uğraşmış olan esposito'nun 25 yıl sonra emekli olunca aynı davaya (davalara) dönüşünü ve bunu kitaplaştırmasını çalışırken konu ederken iyi bir polisiye kurguyla herşeyi heyecanlı bir hale getirmeyi başarıyor.

yer yer inanılmaz güzel kamera kullanımları etkilyeciliği arttırırken filmin ilk yarısında herşeye rağmen yüksek kaliteli esprilerle de birlikte oldukça hızlı gidiyor. ancak sonlara doğru yavaşlarken bir an filmden kopma noktasına gelişimiz tek kötü yan gibi görünüyor. ama film o kadar iyi bir sinema dili kullanıyor ki görselliğin ve oyuncuşuğun her nimetinden yararlanıyor. çekilen bir perde, kapanan bir kapı, kapalı bir çerçeve gözlerle görünecek kadar iyi perfomans serisiyle birleşince sinemanın gücüyle etkiliyor seyirciyi.

intikam, hırs, tutku, aşk, korku yani insancıl olan herşey filmin içinde ve duyguların hepsi insanların gözlerinde. ağır dönem baskısı (devlet eliyle katil yaratmak) adalet sistemindeki yozlaşma ise sert eleştirilerin odağında yer alıyor.

"söyle ona benimle bir defa dahi olsa konuşsun" sahnesi ağır bir tokat ve özet.

not: bir de sakallis biliyor ya uzun zamandır ilk defa bir film izlerken "lan mal mısın olum?" falanlı cümleler kurdum. bildiğin kaptırmışım kendimi. en son sakallis elini omzuma koymuş "otur olum, sakin ol" dedi. "ama haksız mıyım sakallis" dedim. "haklısın da otur ve haklı ol. ayağa kalkınca bir şey değişmiyor" deyip beni bozdu.


14 Mart 2010

crazy heart

İnsan kötü doğmaz. Hayat onu kötü olmaya iter.


Bad Blake tüm tükenmişliği ve boşvermişliğiyle karşımızda.

Adını kendisi Bad koymuş bir country şarkıcısı. Yaşlanmış, yeni albüm yapmayan, turne adı altında şehirden şehire sürüklenen bir adam. Hayat onun için zor görünse de değiştirmek için bir çabası yok. Sadece bir sonraki günde aynı şeyi-unutana kadar içeçeğini- yapacağını bilen bir adam. Belki de ölümü bekleyen.

Ama Bad kendine koyduğu ismi kendisi geri alabilceğini, bunun elinde olduğunu 57 yaşında fark edebilir. Belki de etmez. Ama hayat her zaman karşımıza güzel şeyler ve insanlar çıkarabilir. Ama kararları sen verirsin.

Maggie Gylenhall iyi eşlik ediyor Jeff Bridges'e. Ama yaratılan mükemmel karaktere mükemmel bir performanla vücut buldururken insan büyüleniyor Jeff Bridges'ten. Big Lebowski sonrası bu rolü nasıl kaptığı belli. Birbirlerine benziyorlar gerçekten. Bad'in film başında bowling salonuna girişi ve şaşaırması da bunu işaret eder nitelikte. Dude istinasız herşeyi boşvermişken, Bad geçmişle ilgili belki gelecekle ilgili şeyleri barındırıyor zihninde.

Gerçekten çok iyi bir performans. Sırf bunun için bile izlenebilir film. Ama haricinde de aksamayan, şarkılarıyla eğlendiren bir film. Başarılı.

Derdi ne mi filmin : Alkol tüm kötülüklerin anasıdır.

Aklıma iki şarkı geldi filmi izlerken.
Biri Johhny Cash : Hurt.
Diğeri aşağıda. Dinleyin seveceksiniz gerçekten.



8,5/10

23 Aralık 2009

Okuribito - Departures

Ölüm geliyor aklıma birden ölüm
Bir ağacın gölgesine sarılıyorum *


Gidişler sadeliğiyle insanı etkileyen, ölüm üzerinden aileye ve topluma bir bakış atan güzel bir film. O kadar sade ve durgun olmasına rağmen 130 dakikann nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.

Filmde unutmayacağım şey ise "taş mektup"tur. Birine bir taş verirsin ve o kişi taşı eline alınca pürüzünden ağırlığınan yapısından ne hissediyorsa senin hakkında bilgi sahibi olur.

Zaten konuşmaya gerek yok diyor ve az diyaloğuyla minimal bir Japon filmi yaratıyor Yojira Takita.

Şaşırdığım tek şey ise; Japonların tepkilerini ve mimiklerini anlamak gerçekten imkansız.


* Cemal Süreyya

22 Şubat 2009

Ne kadar Oscar o kadar köfte


en iyi film
the curious case of benjamin button
frost/nixon
milk
the reader
slumdog millionaire

en iyi yönetmen
david fincher "the curious case of benjamin button"
ron howard "frost/nixon"
gus van sant "milk"
stephen daldry "the reader"
danny boyle "slumdog millionaire"

en iyi erkek oyuncu

richard jenkins "the visitor"
frank langella "frost/nixon"
sean penn, "milk"
brad pitt "the curious case of benjamin button"
mickey rourke "the wrestler"

en iyi yardımcı erkek oyuncu
josh brolin "milk"
robert downey jr. "tropic thunder"
philip seymour hoffman "doubt"
heath ledger "the dark knight"
michael shannon "revolutionary road"

en iyi kadın oyuncu
anne hathaway "rachel getting married"
angelina jolie "changeling"
melissa leo "frozen river"
meryl streep "doubt"
kate winslet, "the reader"

en iyi yardımcı kadın oyuncu
amy adams "doubt"
penelope cruz "vicky cristina barcelona"
viola davis "doubt"
taraji p. henson "the curious case of benjamin button"
marisa tomei, "the wrestler"

en iyi uyarlama senaryo
eric roth and robin swicord "the curious case of benjamin button"
john patrick shanley "doubt"
peter morgan "frost/nixon"
david hare "the reader"
simon beaufoy "slumdog millionaire"

en iyi orijinal senaryo
courtney hunt "frozen river"
mike leigh "happy-go-lucky"
martin mcdonagh "in bruges"
dustin lance black "milk"
andrew stanton, jim reardon ve pete docter "wall-e"

yabancı dilde en iyi film adayları
the baader meinhof complex "almanya"
the class "fransa"
departures "japonya"
revanche "avusturya"
waltz with bashir "israil"

en iyi animasyon
bolt
kung fu panda
wall-e


Mavi renkliler benim kazanır dediklerim.
%50 tutturursam kendimi başarılı bulacam.
Tek temennim ise Bentamin Button isimli kendi de adı gibi uzun filmin çok ödül kazanmaması.

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP