sakallis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sakallis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2011

Drive

Bugün doğumgünüm. Film izleyemezsem kahrolurum ama planlarım var. Bakalım. Ben yazamıyorum madem hazır yazılmış bir yazıyı paylaşayım sizle. Yıldıray'ın Drive hakkındaki yazısı. Dört gözle izlemeyi bekliyorum.





Drive:  Gerçek Bir Kahraman


80’ler ne kadar kötüydü diye söylenip dururken Nicolas Refn gibi adamlar gelir önünüze tokat gibi bir iş koyar ve afallarsınız. Danimarkalı yönetmen kökenlerinden gelen soğukluğu 80’lerin pastel ikonası üzerine o kadar güzel bir şekilde işlemiş ki görsel, işitsel ve duygusal olarak uzun ve güzel bir klip izliyor gibi hissediyorsunuz.
Kahramanımız yani sürücümüz tam anlamıyla varoluşçu bir kimlikle karşımıza çıkıyor. 60’lı yılların Eastwood’u, Delon’u. 70’lerin McQueen’ine benzer bir şekilde geçmişi ve hikayesi gizli; derisinin altında belirsiz ama güçlü bir duygu taşıyan tamamen varoluşsal bir karakter. Ryan Gosling oyunculuğunun minimalist sınırlarından nadide parçalar sergiliyor rolünde.  B Side ve Noir filmleri arasına sıkışmış, duygularını ve hayatını da beraberinde sıkıştırmış sürücümüz aksiyon-macera filmleri için çokça biçilmiş kaftanına başka türlü giriyor. Geceleri soyguncu, gündüzlerin yarısında tamirci diğer kısmında filmlerin araba sahnelerinde profesyonel dublör olarak çalışan “driver” fazla konuşmadan işini halleden bir adam. Üzerinden çıkarmadığı akrep işlemeli ceketi ve donuk yüz ifadesi ile başka türlü bir le samourai.
Açılış sahnesi filmin bütününde oluşturacağı duygusal baraj için çok iyi bir örnek aslında. Yapılan soygunun başlangıcından staples center’da sonlanana kadar geçen sürede hız ve heyecan kullanılabilecek çokça alan mevcut. Oysa Refn sakin, ağır ve gerçekçi bir yol seçiyor kendisine. Sesi (ki günümüzde teknik anlamda usta yönetmenliğin fark detayı olarak görülmeye başlandı) harikulade kullanarak Cannes’da aldığı en iyi yönetmen ödülünün sebebini daha en baştan belli ediyor.
Ortalama bir izleyici için Transporter hikayesinin sıkıcı hali olarak görülebilir olduğunu kabul ediyorum. Fakat sinemayı zaman geçirmekten fazlası olarak görenlere soluk alacak derecede güçlü bir sinematografiye sahip. Işığın ve müziğin kullanımı, hiç kimsenin acelesi yokmuşçasına ağır hareket ettiği film, alt metninde günümüzün süratine, tüketimine, hafızasına ağır ağır sallıyor gibime geldi.
Gosling zaten tartışılmayacak yeteneğini karakter üzerinde yeterince sergiliyor. Kötü adamımız Ron Perlman ve 80’lere yakışan Albert Brooks kartonet karakterlerini hakkıyla çiziyor ve boyuyor. Carey Mulligan saflığı yansıtırken sade ve güzel görünüyor.
Drive birçok açıdan özellikle gelişme ve sonuç açısından 80’ler estetiği taşıyor. Öte yandan sinematografisi, zorlayıcılığı ve hikayenin psikolojik çatısına bakıldığında zamansız bir film demek daha doğru.
College feat. Electric Youth - A Real Hero filmin soundtrackinde yapbozun en gerekli parçasıymış gibi sırıtıyor. Gerçek bir kahraman. 80’lerden gelen, Camus dokunuşuna sahip varoluşsal bir kahraman. Bir gün uyanıp annesinin öldüğünü öğrenen ama hissettiği hiçbir duyguyu belli etmeyen bir karakter gibi. Yalnızca yapan. Bildiği en iyi şeyi yapan bir kahraman. Güzel bir film kahramanı.

Bu film aksiyon severler için yem gibi hazırlanmış olsa da gerçek bir sinemasever filmi. İzlenmeyi, üzerine yazılmayı hak ediyor.  Drive açılış fontlarından, müziğine, zaman algısına, geçtiği şehre kadar etiketler içinde gibi görünüyor olabilir. Buna aldanmamak lazım. Karşımızda gerçekten yönetmenlikten oyunculuğa kadar gerçek bir film var.

24 Şubat 2011

The Green Hornet


Hayatta gurur duyduğum şeylerden biri Gondry'i kendi kendime keşfetmiş olmamdır. O adamla ilgili diyeceğim tonla şey var. Hatta bir filminin altyazısını da çevirdim. Ama bu film kötü o yüzden hazır yazılmış bir yazıyı yayınlayayım:

filmin yönetmeninin kim olduğunu bilmesem belki bu kadar hayal kırıklığı yaşatmazdı üzerimde. zaten bilmesem filme de gitmezdim. fakat ismi biliyordum ve zaten sırf bu yüzden filme gittim. bir kaç espri, bir kaç görsel sahne hoşuma gitti; o kadar.

karakterin olayları çözdüğü sahne olmasa gondry filmi değil herhalde bu derdim.

kendisine acilen bir kaufman senaryosu edinmesini salık veriyorum.

sakallis
24.02.11

16 Mart 2009

Frozen River

Bir ilk film Frozen River. Courtney Hunt imzalı. Kadınlar hakkında bir film. Bu kadar erkekten arındırılmış ve anneye değinmiş bir filmin bir erkeği sıkmaması çok büyük bir başarı. Zaten kadınların etkileneceği kesin. Bambaşka iki kadının yollarını kesiştiren bu film kesinlikle yılın en iyi  bağımsızlarından.




Filmle ilgili sevgili dostum sakallis'in yazısını koyuyorum. Oldukça iyi anlatmış bence.

doğru tanımı nedir bilemeyeceğim ama kadınlara has bir farkındalık vardır. bir erkeğin anlatmasının çok zor olduğu bir alana ait bu farkındalık. kadınların içgüdüsel fedakarlıklarını daha belirgin kılan bir durum denebilir. yaratıcı olmanın beraberinde getirdiği bir sorumluluk duygusu. frozen river’daki anneliğin hissettirdiği şey budur. annelik çoğu zaman boyuna posuna bakmadan dağları devirmeye, imkansıza karşı yürümeye benzer. buradan anlatmaya başlıyor courtney hunt. kadın olmanın avantajı ile soğuğun ele geçirdiği gerçeği bağımsız sinemanın anlatı düzeneğinde çok çok iyi kuruyor. 

fakirlik, sosyal sıkıntılar, bürokratik problemler, insani durumlar her şey hikayenin bir yerinde bekliyor. filmin küçük ama etkili hikayesinden sert birer öğe olarak kendilerini belli ediyorlar. bazı yerlerde ırkçılık, bazı yerlerde cahillik olarak beliriyor bütün bu gerçeklik parçaları. bazen empati kurmayı bile imkansız kılıyor. hayal kurmanın gerçek dünyada nasıl durduğunu insanın yüzüne çarpıyor.

yönetmen hikayesini allayıp pullamamak, dramatik dozajını suni biçimde şişirip gözyaşı sağanağına çevirmemek için bütün yapay elementlerden uzak duruyor. çok da iyi yapıyor. pürüzlü hikayesi, beyaz ve mohawk iki annenin yasadışı dünyanın sınırlarına giren halleriyle kıtalararası olarak bile hissedilebiliyor. insanın içinde acı bir tad bırakıyor. derdini anlatıyor. derdini anlatabilmek çok mühim. başka birilerinin derdinden haberdar olmadan kendi derdini en büyük görür insan. courtney hunt, frozen river’da soğuğun içine saklanarak güzel anlatıyor.

ve sonunda filmini kapatırken bir biçimde o soğuğun içerisinden insanın içine bir ateşi bırakıveriyor. bir bağ, bir umut, bir olasılık ama bir şey bırakıyor. mutlu son gibi değil. gerçek dünyada olabilecek bir kendini iyi hissetme anı. 

biz de 
melissa leo’ya ve misty upham’a gönlümüzün ödüllerini veriyoruz ve bu film vesilesiyle bağımsız sinemanın varoluşuna şükrediyoruz.


                                                                                                                                                                 sakallis (20.02.2009)




Not: Donmuş Nehirler sanıyorum beni farklı da etkiledi. Pek sık karşılaşacağımı düşünüyorum zira önümüzdeki aylarda.

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP