25 Eylül 2009

Dead Man's Shoes

Shane Meadow'u seviyorum.
Tüm filmlerini izledim bu adamın. İngiliz kırsal ve banliyö hayatını en iyi anlatan adamlardan biri. Sert filmleri (Somers Town'ı ayrı tutmak lazım) insanı kendine getiriyor.
Ölü Adamın Ayakkabısı'nı ilk izlediğimde beni gerçekten çok etkilemişti. Her zaman sert filmleri sevsem de İngiliz sinemasını sevsem de Shane Meadow'u sevsem de bu filmi daha çok seviyorum. Çünkü 3'ü 1 arada oluyor böylece.

Filmin yapı itibariyle renkli ve siyah-beyaz bölümleri kurgudaki karışıklığı direkt ortadan kaldırıyor. Bu teknik kolaylama hikayede de kendini gösteriyor. Öyle ki nasıl siyah beyazı görünce "geçmiş"in anlatıldığı belliyse ve bunla ilgili soru sormana fırsat vermiyorsa, hikayede de "bu kim lan", " acaba ne yapacak" gibi soruları da sordurmadan cevaplıyor.

Uzun olmayan süresi, gerilimi yüksek tutmayı becermesi (ki bunu aksiyonu arttırarak yapmıyor), sadeliği, gerçekçiliği, oyunculuklar ve yönetim kabiliyetiyle oldukça başarılı bir film.


9/10

23 Eylül 2009

The Rocker

Rock'n Roll Forever baby!!!


Fish sadece görüntüsü yüzünden büyük bir rock grubu olma yolunda ilerleyen Vesilius'un davulcusudur. Hem de ne davulcu. Ama gruptan kovulunca hayata küsüp arda arda Platin Plak ödülleri kazanan eski grubuna lanetler yağdırıyor.


Sonra bir gün asosyal yiğeninin grubuna zorunlu olarak davulcu oluyor ve hayat onu yine rock sevdasıyla yollara düşürüyor. 20 yıldır yatmış bünye bir anda ne olduğunu şaşırıyor ve çılgınlıklar yapıyor. Ama yine de sorumsuz serseri değil. Nahoş görüntüsüne rağmen (ki ben çok net Lars Udrich'e benzettim)


Jack Black'i bağlayamadıkları için- eminim öyle - benzeri birini koydukları film, aynı Jack Black'in eğlenceli rock filmleri gibi. Hatta bence bir puan üstünde. Sıkmıyor, eğlendiriyor ve en önemlisi -başındaki sahneler hariç - saçmalamıyor.


Filmde çok açık Almost Famous, Gun's N Roses türevi film ve gruplara göndermeler de daha keyifli kılmakta filmi.


Arkadaşlarla beraber keyifle izlenecek film.

7,5/10


16 Eylül 2009

R Point

Kimse ne olduğunu bilmiyor?

Savaş filmlerinin vazgeçilmez sahnesidir, ekip üyelerinin hepsi hayattayken birlikte fotoğraf çektirmek. "R Point" in savaş filmlerine benzeyen tek yanı da bu sanırım.

R Point Kore yapımı bir savaş filmi. Düşmanın olmadığı, psikolijik bir savaş. Kayıp askerleri bulmak için Vietkong topraklarına giren askerler de teker teker kaybolurlar, ölürler, intihar ederler. Filmin başındaki kurgu ve yukardaki fotoğraf bize olacakları söylese de nasıl olacağını öğreneceğimizi ummamızı sağlıyor.

Ummuduğumuzu bulamama sebebimizse kayıp askerleri arayan timin operasyon hakkında hiç birşey bilmemesine ek olarak dışardan izleyen bizler de bir şey öğrenemiyoruz. Yani kimin niye nasıl öldüğü ve kaybolduğu gizemi bizi de sarıyor.

Ana akımdan ayrılan ve iyi gibi başlayan film sonunda sorulara cevap vermeyerek beklentileri karşılayamıyor. Ancak yine de değişik türde savaş filmleri sevenlerin ilgisini çekebilir.
7/10


Gray Tomorrow


Disenchant'ın Dilemma Ep'sinden Gray Tomorrow. Her ne kadar Burak bu grupta olmasa da bu izmirli grubun bu şarkısını dönemden ve ruh halimden bağımsız olarak çok seviyorum.
Bu aralar en çok dinlediğim şarkı ise Radiohead- Romeo and Juliet Soundtrack'tir. Tavsiye edilesidir.



14 Eylül 2009

Venice 2009 and "Soul Kitchen"

Samuel Maoz'ın "Lebanon" filmi Altın Aslanı, Todd Solondz ise "Life During Wartime" ile en iyi senaryo ödülünü kazandı.

Colin Firth "A single Man" ile en iyi aktör ödülünü kazandı. Filmin yönetmeni ise eski modacı yeni filmci Tom Ford.
Jüri Büyük Ödülü ise bizi fazlasıyla sevindirecek birinin filmine gidiyor. Fatih Akın'ın yeni filmi "Soul Kitchen" Jüri Büyük Ödülünü kazanıyor ve bizim filme olan beklentilerimizi arttırıyor.
Diğer Ödüler ise şöyle;
Gümüş Aslan : Shirin Neshat "Women Without Men"
En İyi Aktris : Ksenia Rappoport "The Double Hour"
Marcello Mastroianni Genç Yetenek Ödülü : Jasmine Trinca "The Big Dream"
En iyi Set Dizayn : Sylvie Olive "Mr Nobody"

11 Eylül 2009

Pelham 1 2...

Sınırsız aksiyon isteyen arkadaşlarım var. Görseniz her biri çiçek çocuk. Alternatif hayatlar yaşıyorlar. Ama katıksız aksiyon istiyorlar. Micheal Bay ve Joel Schumer filmleri. Taşıyıcının hastasılar. Görüntüyle tezat oluşturan bir durum.

Ama işin komik yanı. Ne olursa olsun damardan vermedikçe aksiyonu tatmin olmayan bu adamlar bu filmi bitirmediler. Ben sırf bitirmek için bitirirdim heralde. Vasatın vasatı değildi. (Aslında vasat da ortalama demek ya, neyse)

Bu girişi iyi gibi duran, sonra gereksiz tempo düşürerek seyirciyi kaçıran bir film. Hollywood tempo grafiğine göre 3 dk sabretseler deli aksiyon başlayacaktı ama sabredemediler.

Siz de etmeyin. Boşverin.

09 Eylül 2009

Mimleri Sevmiyorum


- Evet. Mim sevmiyorum. Yani benim blog konseptimle alakalıysa tamam da çok kişisele kaçınca (kendimden bilgiler verdiğim için) sevmiyorum.
- Evet. Yine haklısınız. Kendimi size başka biri gibi lanse etmekteyim. (Aklıma "biri"nin internet reklamı geldi : I'm John. I'm 21 years old. I like dancing and traveling)
- Zaten konsept dışı bir yazıda saçmalama hakkımı kullanmak istiyorum ayrıca.
- Peki yapmayacağım. Sizi kırmak olmaz.
- Mim mi? Tamam geçiyorum.
- Tamam sıkıştırma başlayacağım. Sevgili feyk kişisi yollamış. (Ayrıca biri bana "mim" ne demek açıklasın)
- Bilmiyorsam niye mi yapıyorum?
- Valla bilmiyorum. Uzatmadan geçiyorum cevaplamaya. Okunması gereken 40 kitap listesi var. Ve ben neler okumuşum. Dürüst olacağım. 20 tane çıkmaz diyorum ben şimdiden. Listenin yanındaki yıldızlar bakalım ne anlama geliyor?


1- Don Quijote, M. de Cervantes Saavedra (1605) **
2- Suc ve Ceza, Fyodor Dostoyevski (1866) *
3- Memleketimden Insan Manzaralari, Nâzim Hikmet (1966-1967)
4- Alemdagda Var Bir Yilan, Sait Faik Abasiyanik(1954) ***
5- Tutunamayanlar, Oguz Atay (1971) *
6- Hamlet, William Shakespeare (1600 dolaylarinda) *
7- Yuzyillik Yalnizlik, Gabriel García Márquez (1967)
8- Huzur, Ahmet Hamdi Tanpinar (1949) ***
9- Anna Karenina, Lev Tolstoy (1873-1877) *
10- Karamazov Kardesler, Fyodor Dostoyevski (1880)
11- Kara Kitap, Orhan Pamuk (1990)
12- Ilyada, Homeros (MO 9.-7. yuzyil) **
13- Odyssia, Homeros (MO 9.-7. yuzyil) **
14- Savas ve Baris, Lev Tolstoy (1865-1869) *
15- Ilahi Komedya, Dante Alighieri (1307-1321) ***
16- Binbir Gece Masallari (8.-9. yuzyil) ***
17- Madame Bovary, Gustave Flaubert (1856) *
18- Donusum, Franz Kafka (1915)
19- Ecinniler, Fyodor Dostoyevski (1872)
20- Butun Oykuleri, Anton Cehov (d.o. 1860-1904)*
21- Kucuk Prens, Antoine de Saint-Exupery (1943) *
22- Ince Memed, Yasar Kemal (1955)
23- Denemeler, Michel de Montaigne (1572-1588)
24- Ulysses, James Joyce (1922)
25- Yunus Emre Divani (d.o. 1238?-1320?) ***
26- Mesnevi, Mevlana Celaleddin Rumi (1278) *
27- Dava, Franz Kafka (1913) *
28- Budala, Dostoyevski (1868)
29- Mrs. Dalloway, Virginia Woolf (1925) ***
30- Son Siirleri, Nâzim Hikmet (1970) *
31- Macbeth, William Shakespeare (1606) **
32- Kizil ile Kara, Stendhal (1830)
33- Malte Laurids Brigge’nin Notlari, Rainer Maria Rilke (1910) ***
34- Kayip Zamanin Izinde, Marcel Proust (1917-1925)
35- Ses ve Ofke, William Faulkner (1929)
36- Gonulcelen, J.D. Salinger (1951)
37- Seyh Bedrettin Destani, Nâzim Hikmet (1936)
38- Bir Dugun Gecesi, Adalet Agaoglu (1979) ***
39- Evliya Celebi Seyahatnamesi (1898-1938) ***
40- Kotuluk Cicekleri, Charles Baudelaire (1857)
Tek Yıldız olanları (*) okudum.
İki yıldız olanları (**) okudum sayılır. (Kurcalamayın lütfen:)
Üç yıldız olanları (***) biliyorum ki asla okumayacağım. Geçti onları okuma yaşı.

Pişman olduklarım,hakkında pek çok şey bilsem de Proust okumadım, okuyamadım. Bir de Faulkner. Ben okumadım ama okunması gerek bak bunları deyip birine aldığımı hatırlıyorum. Özet geçerse bana ben de onların yanına iki yıldız (**) atarım.
- Son dönemde ne mi okudum?
- Akılda kalanlar : Aylak Adam, Zen ve Motorsiklet Bakım Sanatı(devam), Paris Sıkıntısı, Sandman(Düş Müziği).
- Mim'i birilerine yollamak gerekir değil mi?
- O zaman. Pembe fil ve Virgin State of Mind'a paslayalım mimi

04 Eylül 2009

Haberler

Bir sürü haber var piyasada. Sinemayla ilgili olanlarla başlamak gerekirse :

1 - Oliver Stone üstün belgeselcilik kabiliyetiyle çektiği yeni belgesel " South of the Border"
yakında yayınlancak ama Chavez etrafını konu alan filmi beklemek hata olur.

2 - Richard Kelly çekmek istediği western film için yapımcı ve para arıyor. Valla bulsa
bir türlü bulmasa başka türlü.

3 - Kevin Smith'in filminin adını değiştiriyorlarmış. "Couple of dick"i sevmemeişler.
Kim sevmez bu başlığı! Başrol oyuncusu Adam Brody'e "Bunun reklamını akşam
dokuzdan önce yapamayız" demişler.

4 - Bilmeyen varsa diye yazıyorum : Peter Jackson ile Steven Spielberg "Tenten"
filminin çekimlerine devam ediyorlar.

5 -Charlotte Gainsbourg yeni albümünü çıkarmış. Radiohead ve Beck'ten bildiğimiz
Nigel Godrich de prodüktörlüğünü yapmış. Dinlenilir valla bu.



6- John Hillcoat'ın, Viggo Mortensen, Charlize Theron ve Guy Pearce ile çektiği
"The Road" büyük beğeni toplamış. Bekliyoruz ısrarla.

7- Todd Solonz yeni filminin türünü "Post-Travmatik-Stress Bozukluğu" olarak tanımlıyor.
Ben de post travmatik şeyleri seven bir insan olarak, Todd'u da desteklemek
için bu filmi beklerim.

8- Lynyrd Skynyrd yeni albüm yayınladı. Güzel şarkılar var. Kötü olmamış.

9- Michel Gondry'nin yönettiği ve Seth Rogen'in oynadığı "The Green Hornet" in
vizyon tarihi Aralık 2010'a atılmış. Yuh diyorum! Madem haber yapmayın, insanları
beklentiye sokmayın ibneler!

10- Chow Yun Fat, Confucious adlı filmde başrolde oynuyor. Yakışır.


Not: Spiker kızı Türkiye'ye istiyoruz. Charlotte'u da istenler olur. İkisi de Fransız.
Atlasınlar bir uçağa gelsinler. Saygılar efendim. Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsanız.

03 Eylül 2009

21 Grams


Ölünce insanın 21 gram kaybettiğini söylerler.


Oyunculukarın çok çok iyi olduğu ve çok sevdiğim Naomi Watts'ın iyi performansına rağmen hiç göze gelmediği bir film aynı zamanda.

Arriaga ve Innarutu'nun az önce dediğim gibi birliktelikleri artık yeterli noktaya geldi dedirtti bu film bana. Ben de kendileri gibi kurgu yaparak farklı sırayla izlesem de filmlerini ikilinin doyuma ulaştığı belli. Ayrıca Arriaga'nın kendi filmi The Burning Plain'de de aynı kurgusal oyunla çekmesi iyice zorlama geldi.

Filmin dediği gibi 21 gram ağırlığı olan ruhun hayatı boyunca çektiği ve katlandığı acıların tonlarca olması oldukça ironik. Zaten "11 Eylül" için çektiği kısa filmde de "tanrının ışığı bizi aydınlatıyor mu yoksa kör mü ediyor?" diye sorarak bağnzlık boyutundaki "Tanrı İnancını" sorgulayan Innaritu bu filmde de evlilik ve tanrı üzerine yoğunlaşıyor. Zaten Babel'de de buna benzer olduğunu düşünmek yanlış olmaz.

İtiraf etmeliyim ki bu sıkaşmış kurgu yine de bu filmde işe yarıyor. Bunun farklı veya aynı türlerini görsek de hikayenin etkisini arttıran kurguyu destkelemekte olduğumu belirtmek isterim.

Yukardaki afişin "21" isimli dandik kumar ve poker filmininkiyle aynı olduğunu hatırladım ve uyuz oldum. Buna değil o dandik filme. Bu kadar mı berbat olunur.

Bu filmle ilgili en çok sevdiğim şey, amatör ruhla spontane çekildiği belli olan kısa film tadındaki sekanslardı. Bir açıdan "Amerikan Güzeli"ndeki poşeti andırır yanları vardı. Benim için çok değişik olmasa da sıkılmadan, karışık kurgulu(bu yazının olduğu gibi) ve iyi bir film izlemiş oldum. Şüphesiz tavsiye edilesi.
8/10

Not: Naomi Watts'a olan hayranlığım güzelliği yanı sıra, babasının Pink Floyd'un ses mühendisi olması ve bu güzel kızın ufakken sürekli Pink Floyd ile dolaşış olması ve o ruhu içine çekmiş olması.

Not2 : Var böyle bir sürü film, izlenmesi gerekip de benim denk gelemediğim. Arada güzel filmleri pas geçip dönmek keyifli.

02 Eylül 2009

Thom Yorke - The Age Of Stupid

Thom Yorke yeni docu-drama film The Age Of Stupid için şarkı yapmış.
2055 yılında bir arşivcinin geçmiş yıllara ait belgelere bakmasından yola çıkarak gelecek tasavurunda bulunan bir film bu. Filmin yapımında ve açılışında aralarında Kofi Annan ve Gill Andersson'un da bulunacağı çevreciler, ünlüler ve destekçiler var.

Thom Yorke eylül 22'de bir single yayınlıyor. Şarkılar "This Hollow Earth" ve "Apart By Horses". Single sadece 8000 kopya basılacak. Acele edin yani!!

Ayrıca Radiohead'ın de ağustosta iki şarkı yayınladığını unutmayın; "Harry Patch (In Memory Of)" ve "These Are My Twisted Words". İlgilenenlere duyurulur.


01 Eylül 2009

Rashomon

Güneşi gösteren adam.

Kurosawa'nın dünyaya adını duyurduğu film bu. Siyah beyaz ve Japonca. Biliyorum ki sırf bu bile bir çok insanın bunu izlemesine engel olur. Ha bir de 1950 yapımı. 80 yapımı filmlere "eski" diyen zihinlerdeki 1950 imajını düşünsenize.

Kurosawa'nın çıkış yaptığı bu film En İyi Yabancı Film Oscar'ının alınca dikkatleri çekmeye başlıyor. Zaten ardında Kurosawa dünyanın en etkili, iyi ve tanınan yönetmenlerinden biri haline geliyor.

Nedir peki bu filmi bu kadar özel kılan?
1- Bir olayı farklı kişilerin gözünden anlatarak bize doğrunun ve olanın hangisi olduğu fırsatı vermesi mi? (Burada düşünülmesi gereken örnek "Run Lola Run" olaiblir.)
2- Yoksa bizi (3.fotoğrafta görüldüğü üzere) olayları dinleyip karar vermesi gereken kişi yaparak yargıç yapmayı başarması mı?
3- Sinema tarihinde, güneşi çeken ilk insan olması mı? (2.fotoğraf) Ve güneş ve gölgelerden bu denli güçlü yararlanması mı? (Aslında gölge deyince "Third Man" gelir akla)
4- Etkileyici oyunculukları mı?
5- Yoksa insanlığımızı ve insanlığa olan inancımızı sorgulamamıza sebep olması mı?


Bir sinema filmi olarak döneminin çok ötesinde bir film. Kocasıyla giderken bir haydut tarafından tecavüze uğrayan bir kadın, onun olayın sonunda(filmin henüz başında) öldüğünü öğrendiğimiz kocası ve onlara saldıran haydut. Bunlara filmin başındaki yürüyüş sahnesiyle akıllara kazınan (kamera çekimi sebebiyle) ve Kurosawa'nın vazgeçilmez oyuncularından biri de ekleniyor. Zaten nerdeyse! minimal denebilecek bu film bu insanların etrafında geçiyor. Bu üçlü arasında olan ve bizim bu üçlünün (dörtlü!) ağzından, sırayla dinlediğimiz hikayeleri var. hangisinin gerçek olduğuna inanmak güç. Karar merci ise sizsiniz. Biziz.

Sinemanın her döneminde her türlü adama ilham kaynağı olmayı başarmış, Sheakspear uyarlamalarıyla insanı etkileyen, Star Wars'a esin kaynağı olarak bizi bizden alan Japon sinemasının en iyi yönetmenlerinden birinin çıkış filmini mutlaka izleyin. Herkese tavsiye etmiyorum. Ama yağmur ve yıkık bir tapınak ve içindeki insanlık savaşı için görülmeli.

9/10

26 Ağustos 2009

Inglourious Basterds

Bir sıçanı evinize alır mıydınız?
Neden?
Hastalık mı yayıyor?
Sıçanlar sadece bir kere salgına yol açmış. Bir sincabı eve alır mıydınız?
Ama sincap da kemirgen değil mi?
Sıçanın girdiği her yere girip çıkıyor da?
Yani sıçanı, sıçan olduğu için eve almaz ve görünce öldürürdünüz?
Hem zararsız olduğunu şimdi öğrenmiş ve sincaptan farksız olmadığını öğrenmenize rağmen!
Yine de sıçandan korkar ve onu öldürürsünüz!

They shoot Jewishes too, dont they?


Sıçanları öldürmek ve sıçanların intikamı! Filmin tagline'ı bu olaiblirmiş. Basit değil mi? Film de çok karmaşık değil zaten.

Öncelikle söylenip yazılabilecek çok fazla şey var. Toparlamak ve doğru bir sırayla yazmak zor.
Not: Bu yazı sanırım birazdan spoiler içerecek!!!

Filmle ilgil ilk göze batan şey, Kill Bill formatından çıkamamış olması. Yazılanlar film çekilirken Kill Billvari bir film olacağını yazmış olsalar da, "chapter"lara ayrılmış, ve anlamsız alt bilgilendirmelere coşmuş Tarantinoyu anlamak güç. Hatta bu chapter ve tek tek karakterin sahnesi gelince adını yazıp geçmişini anlatan üslup arada çalan ıslıklı şarkılar bu etkiyi arttırıyor. Bu da filmin başında kendinizi yeni filme odaklamakta güçlük çekmenize sebep oluyor. Belirtmek isterim ki, sahnesi gelince tanıttığı karakterlerin ikiyle sınırlı kalıp geri kalanları geçmişlerini diyalog içerisinde az(yer yer çok) öğrenmemizde tutarsız. Evet kesin kasıtlı yapıldığına eminim bunun.

Filmin en etkileyici yöni kesinlikle bazı sahnelerde yönetmen nasıl bir duygu vermek istemişse bunu çok rahat yansıtabilmiş bize. Germek istediyse gerildik, güldürmek istediye güldük. Ve bunu çok net ve ustalıkla yapmış. Gerçekten bu adam yönetmen olarak en üstlere oynuyor.

Öyleki son zamanlarda gördüğüm en iyi oyuncu yönetimi de Tarantinoya ait. Her bir karakterine öyle bir ruh verdirtmiş ve onları yönlendirmiş ki, hayran kalmamak mümkün değil. Herkes birbirinden rol çalıyor. Ama bir Christoph Waltz var ki Albay Landa rolünde filmdeki herkesi ezip geçiyor. Brad Pitt ise özellikle galanın girişinde bir italyanı canlandırırkenki sıkıntı halleriyle oldukça başarılı ve aksanıyla eğlenceliydi. Ama finale doğru Waltz'in eziciliği onun da filmi ilk izlediğinde şaşırmasına belki de kızmasına sebep olmuştur. Diane Kruger, Michael Fassbender, Til Schweiger ve Daniel Brühl de şüphesiz çok iyiler. Ama güzel bir Fransız kızı var ki. Eminim feyk hemen bu benim olsun diyecek. Peki onun olsun bakalım. Melanie Laurent.



Filmin en önemli noktası daha önce hep belgeler ve gerçek olaylara dayandırılarak anlatılan bir savaşın kurmaca olarak da filmleştirilebileceği. Bu yanı insanı heyecanlandırsa da birilerini öldürmekden ileriye gidemeyişi anlamsız. Madem, sonuçlarıyla detaylı bir kurmaca olsaydı film. "Yeter! Tarantino'ya akıl mı veriyosun lan it!" dediğinizi duyar gibiyim.


Haklısınız. Aslında filmi sevdim. Akıcı ve eğlenceliydi. Ama çok az Bastard sahnesi vardı. Daha şiddetli ve daha kanlı bir film beklemiştik. Fragman bizi yanılttı sanırım.

Aslında şunu da fark ettim. Bana katılan olur mu bilmiyorum da. Bu Tarantinonun Barry Lydon gibi bir filmi olaiblirdi. Yani daha derin, ağır (burada ağır gitmesinden bahsedilmiyor) ve dönem filmi tadında bölümlere ayrılmadan yapılaiblirdi bu "saheser". İşte o zaman gerçek bir "şaheser" olurdu. Ki burada yine çuvallıyorum. Çünkü Tarantino değil mi bu nerdeyse yahudi propagandası yapmadan 2.dünya savaşı filmi demesine rağmen alnımıza nazi damgası yapıştırarak ve gözlerimize bakarak bu filmin "şaheser" olduğunu söyleyen.



Filmin bir yeniden yapım olduğunu aynı isimli yaklaşık konusu aynı olan 70'lerde çekilmiş İtalyan yapımı bir filmden uyarlanmış. Tabi ki onun da adı aynı. Tarantino sever öyle kenarda filmler izleyip onlardan etkilenip filmlerine katmayı. Ama onu da izlemek istemedim değil bu arada.

8/10

Sinemda izleyin. İzlettirin. Eğlenceli bulacağınıza eminim.

23 Ağustos 2009

Byôsoku 5 senchimêtoru a.k.a. 5 Centimeters per Second

Kiraz çiçkeleri saniyede 5 santimetre hızla açar.

Bilgisayarımda bulduğum bu filmi izlemek bende tam bir şok etkisi yarattı diyebilirim. Uzun zamandır kendimi bu kadar bir filmin karşısında bitmesin diye bulmamıştım.

"Saniyede 5 Santimetre" ayrılık üzerine birbiriyle direk bağlantılı 3 kısa hikayeden oluşuyor. Zaten filmin toplam süresi de 63 dakika. 2007 Japonya yapımı Makoto Shinkai imzalı anime görselliği, buna hizmet eden müzikleri ve olay ve kişilerin ruhsal yapısını mükemmel aktarışıyla çok farklı bir film. İnsanlarla yapsanız yakalayamayacağınız şiirsellik var bu filmde.

İlkokuldayken ailesinin işi sebebiyle okuldan ayrılan arkadaşından 6 ay sonra mektuplar almaya başlayan Takaki yıllar sürecek olan mektuplaşma ve özlemle Akari'ye aşıktır. Ama ailelerinin iş sebebiyle taşınmaları birlikteliklerini imkansız kılmaktadır (kılmakta mıdır?). Takaki hiç kimsenin yüzüne bile bakmaz belki hoşlanırım diye. Aklında sadece Akari vardır. Güzel Akari. Saatlerce soğukta onu bekleyen Akari'yi. Gittiği, olduğu her yerde kimseyle yakınlaşmayan Takaki tarafından izleriz her üç öyküyü de. İkinci hikayede giren kız da üçüncü filmdeki yalnızlık ta Takaki'nin aşkından bir şey götüremez.

Kiraz çiçekleri saniyede beş santimetre hızla açar.
Roket taşıyan kamyon saatte 5 km hızla gider.
Seni bir kez daha görebilmek için hangi hızda yaşamalıyım?

Fazlasıyla kavuşamamak üzerine olan filmin insanı etkilememesi mmkün değil. Zaten teknik yapıyla mükemmel olan film, hikaye anlatıcıığı birleşince şaheser oluyor. Tokat gibi çarpmıyor belki ama derinlerden yakalıyor.

Herkesin izlemesi gereken bir film kanımca. İzleyin efendim.
9/10

22 Ağustos 2009

Tokyo Sonata

Sonata : üç ya da dört bölümden oluşan opera eserlerine verilen isimdir. italyanca "çalgı çalmak" anlamına gelir.

Cannes Film Festivali program broşüründeki film açıklaması : Tokyo Sonatı görünüşte kusursuzca sıradan bir Japon ailesinin portresidir. Baba anlam verilemeyecek bir şekilde işini kaybetmiştir ve gerçeği ailesinden saklamaktadır; en büyük oğul üniversitede okumaktadır ve eve pek az uğramaktadır; küçük oğul ebeveynlerinin haberi olmaksızın piyano dersleri almaktadır ve zihninin derinliklerinde rolünün aileyi bir arada tutmak olduğunu bilen anne, rolünü yerine getirmek için gerekli olan iradeyi bulamamaktadır. Dışarıdan bakıldığında her şey normal ve sağlıklıdır fakat ailenin içinde bir şekilde tek, öngörülemez bir uçurum açılmıştır ve bu uçurum sessizce ve hızlıca genişleyecek ve aileyi parçalayacaktır.

Bir ailenin nasıl birden dibe gittiğini ve bu dibe gidişte hepsinin nasıl kendi kendine kaldığını gösteren ve bu yalnızlığın yarattığı parçalanmayı gösteriyor Tokyo Sonata. Sade, yavaş gidiyor. Ama karakterleri işleyişi ve bize aktarışı o kadar tarafsız ve yalın ki biz o ailenin evlerindeki davetsiz misafir gibi izliyoruz herşeyi. Bazen onları eleştirip akıl verecek kadar yakınlaşıyoruz. Bu denli derin işlenen karakterleri görmek sık rastlanılan birşey de değil ayrıca.

Bir aile dramasını sonat şeklinde bir kaç farklı enstürmanla uzun uzun diye anlatmak farklı bir deneme. Buradaki enstürmanlar aile üyeleri. Her birinin ayrı hikayesi ve dünyası var bize gösterilen. İşten çıkartılan bir baba. Ailesine bunu aktaramazken otoritesinin sarsılması için şiddete başvurmaya başlayan. Otorite takıntısının ağır sonuçlarını görmemizi sağlıyor. Yalnız bir anne. Aile fertlerinin hiç birinin görmediği, varlığı yemek hazırlamaktan ibaret olan, tipik doğu kadını. Ailenin parçalanışını görüp elinden birşey gelemeyeceğine kendini en baştan inandırmış ve boyun eğmiş biri. Çaresiz. Kendini kurtaracak bir eylem yapamayıp, kaçma şansı varken bile herkese boyun eğen. Küçük bir çocuk. Bir abi. Okuldan sonra çalışıp ailesini hiç görmeyen. İletişimi sıfır olan ve en sonunda da dünya barışı için Amerikan ordusuna yazılan. Ki o amerikan ordusunun ne kadar adi olduğunu sonradan idrak edecek. Küçük oğlan. işte filmin tek cesur karakteri. İsteği şeyin peşinde koşan. Bunun uğruna savaşan ve kavga eden.

Takeshi'nin "Sonatine"(Sonatın kısası, genelde ustalık evresinde yapılır) filminin ismine benzese de daha çok Ozu'nun Tokyo Monogatari'sine benziyor bu film. Ale içine minimal bir bakış diyebiliriz. Zaten kamerası da Ozu'ya benziyor Kiyoshi Kurosawa'nın kamerası.

Gerçek sinema budur diyebileceğim filmlerden. Bir kez daha Japon Sinemasının ne kadar
önemli olduğunu hatırlamam açısından benim için önemli. Herkese tavsiye
etmiyorum. Sıkılınabilir zira.

8/10

Not: Filmin Asya Film festivalinde en iyi film, cannes da ise "belirli bir bakış" ödülünü
aldığını belirtmek isterim.

21 Ağustos 2009

Harry Potter And The Half Blood Prince


Şimdi koca filmi izlerken aklımda tek şey vardı: Olum bu Dumledor kesin Gandalf'ın amca oğlu. Hatta kardeş bile olabilirler. Sakal desen aynı. Beyaz gri tonlarda kıyafet(cübbe, entari gibi) büyü desen ikisinde de kralı var(ama kesin Gandalf daha iyi) ikisi de bilge. bakın isterseniz


Neyse geyiği bırakacak olursak, filmi kitabı izlemiş ve seriyi seven biri olarak izledim. Kitabı aslında çok hatırlamıyorum, o yüzden onu kriter almadan değerlendiriyorum filmi.


Öncelikle filmin 140 dakika olması anlamsız. Böyle bir film için 100-110 dk yeterliydi. Madem uzun yaptın bir cenaze! töreni koy, bir savaş sahnesi ekle, bir ne bileyim aşk ve geyikten başka Harry Potter kitabını güzel kılan şeyler koy(değil mi feyk?) Sürenin uzayıp filmin romantik komediye(pedofili komedi:) dönmesi gereksizmiş. Kitabın ruhundaki şeylerin atlanmış olması hayranları üzmüş (kim bu hayranlar, hiç mi uyarlama izlememişler, hiç mi para kazanmak isteyen prodüktör görmediler acaba diye sormak geliyor içimden. Ayrıca yazar nasıl izin veriyor madem bu kadar kitaptan uzaklaşıyorsa. İki kuruş! için yapar mı sevdiğiniz kadıncağız bunu).


Sonuçta sıkça tekrarlandığı üzere Harry Potter serisi çocuk filmi olmaktan çoktan çıktı ve karanlık yapısıyla bizleri sevindirmişti. Bu filmdeki romantizm bu yapıyı biraz bozuyor olsa da filmin akıcılığına zarar vermiyor. Ama diğer filmlerin düştüğü hataya bu film de düşüyor. Gereksiz verdiği detaylar yüzünden 120 dakika filmi izlerken aslında etkileyici olabilcek sonlar 20 dakikada olup bitiveriyor. Ve aslında en çok merak ettiğimiz karanlık büyüler, savaşlar harcanmış oluyor. Buna rağmen süreyi uzatmasının da sayesinde 6. film diğerlerinin içinde benim en çok beğendiğim (Cuaron'u çok sevmeme rağmen). Saçma şeylerden saçma şekillerde bahsetmemiş gibi geldi bana.


Para kazanmak için yapıldığını unutmadan prodüktörlerin şekillendirdiği fazalsıyla belli bir film bu. Kötü değil. İzlenesi. Seriyi bilmeyenler bile bence çok sıkılmayacaklardır.


7,5/10


Not: Sevmeyenlerin beklentisi neydi bilmek isterim. Yazarsanız sevinirim. (Aldın sen mesajı)

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP