06 Nisan 2011

L'illusionniste

"Sihirbaz diye bir şey yoktur."

Büyüklere çizgiler. İşte ben bu klişe cümleyi kuran adamım. Bu film ise sanki yeni dalga sinemasının devamı gibi. Çizgilerle bir adam ve kadının hayatını sergileyişi etkileyici.


Sadeliğiyle insanı büyüleyen bu film son yazısıyla da hayallerimizi yıktı. O kadar gerçekti yani.


8/10

05 Nisan 2011

london boulvard


sanırım Colin Farrel de bizim gibi düşündü : In Bruge 2 mi geliyor yoksa?

ama maalesef hayır. bu film sunset bulvarına göndermesiyle in bruge desteğini almış biraz da guy ritche benzeri suç serpiştirmiş.


ben sevmedim biraz karışık ve alakasız geldi. pek çok ince detay olsa da tamamında bir bütünlük yakalamak zor.


not:sıkıcı mı değil.yine de...


6.5/10

despicable me

moral yükseltir

Pek tatlı eğlenceli bir animasyon. Klasik iyi kötü kavramını alıp kendi içinde karıştırması ve yine de çocuklar için gerekli sona ulaşması rahatsız edici değil. Çnkü kötülük çok sempatik ve bizim istediğimiz türden.


monsters inc benzeri küçük kız varsa da müzik kullanımı eğlence dozunu arttırıyor.

minios denen ufaklıklar ise çok tatlı.


8/10

27 Mart 2011

motorcycle diaries

1. gün motor alınır
2. gün hastaneye gidilir
6. gün çıkılır.
11. gün evde yatılır.
12. gün evde yatılır.
13. gün servise gidilir.
14. gün motor yatıyor ben yatıyorum. ikimizin de hali yok.

ne sandınız motorla dvrim yapacağımı mı?

16 Mart 2011

House Md

15 Mart 2011

Prensesin Uykusu

oha. resmen kötü film.hayır nesine iyi diyeyim ki. (genco erkal'ı tenzih ederim. o ayrı)



ama klişeleri kıracam sanrısı içinde olup sürekli bunu sayıklayıp sonra da yapamamak ve bu sırada anlatacağını düşündürttüğü herşeyi pas geçen bir film yapmak nedir yani?

ne masallara boğdu bizi ki kaldırırdı film azıcık cesur olsalardı, ne özgün bir senaryo yarattı ne karakterlerin geçmişi hariç bize birşey verdi.
sevdiğim sahne düşünüyorum. o da yok. sevdiğim redd grubunun olduğu sahneler bile çok sıkıcıydı üstelik.

maalesef izlenmese olur filmlerden. ancak anneniz bana bir türk filmi koy deyince takarsınız dvdplayera. Malum anneler bilgisayardan izlemeyi sevmiyorlar.


5/10

ya neden bile bile kötü film izliyorum ki? neden?




13 Mart 2011

Enter The Void

Bazı şeyler hiç bitmesin istersin. Bu film bitmemeliydi. Bitmeyecekti. Ya da böyle bitmeyecekti.



arada boşluğa girmek gerekir. çıkamayacağını bile bile olsa da gerekir.

kışkırtıcı.
hani dvd'lerin üzerinde yazar ya "kışkırtıcı" "new york times" diye. bu film öyle.
insanı kışkırtıyor. teknik sınırları zorlayışı insanı mest ediyor önce sonra hikayenin çarpıcı gidişatı adamı sardıyor. geriye her zamanki etkiyi yaratan alt metninde herşeye giydiren ve istisnasız her sorunun cevabını veren bir gaspar noe filmi kalıyor.

bitmeseydi iyiydi.


biraz sinema seven kişinin izlemek zorunda olduğu filmdir. ders gibi bile olsa izlenmeli. yarım kalmamalı.

11 Mart 2011

127 Hours

Yalnız izlemeyecektim bu filmi.
Ben de Kazımla izledim.
(Kazım kim mi?. Kim olduğu değil kim olmadığı önemli)



yalnızlık paylaşılmaz.

Yalnızlık tercihi olmadığı an, insanın birilerine karşı özleminin artması ve pişmanlıklarını hatırlaması çok acı. Aynı şey unuttuğunuz bir şişe su ya da bir çakıya da hissedileibliyormuş.

Aoron bir kanyonda düşüp kolu kayanın altında sıkışınca tek olduğu saatler boyunca nispeten hatalarını ve özellikle kendini yanlızlığa sürükleyişini sorgular. Bir yandan da mevcut durumdan kurtulmak için türlü şeyler dener.

Filmin. into the wild göndermesi güzel.
Burdaki tek gönderme üstelik medeniyetten uzaklaşmaya rağmen kopamamayı gösteren uçak sahnesi de değil. öncesinde insanları çok takmayıp yalnız kalmayı tercih eden karakterin ölümle yüzleşince adını ve varlığını hatırlatmak için sürekli adını söyleyip duvara kazıması da benzer ona. ölünce bir kimlik sahibi olmak ve hatırlanmak istemek ironiktir kanımca. yersiz midir bilemedim.

ölmek belki kötüdür ama tek başınayken öleceğini bilerek yaşamak dayanılamaz bir ağırlıktır diyor film. sonra da haytta kalma içgüdüsü herşeyden üstündüre getiriyor.

ama tek mekanda 96 dakika sıkıcı olailbir diye Danny Boyle öncesine aralarına müdahele etmiş.
farklı kameralar ve müziklerle de sıkışmış bir adamın filmine hareket katmış.

sıkılmadan izleniyor ve bir sonraki kare merak ediliyor. James Franco gerçekten iyi oynamış.
Bu adamı her yönüyle sevmeye başladım sanırım. Ocsar'ın iyi filmlerinden. Bir King's Speec'ten iyi en azından.
7,5/10


10 Mart 2011

Eyyvah Eyyvah 2

Eline yüzüne bulaştırmadan.



valla ilki sonrasında beklentili izledim bu sefer ve yine güldüm. hele ki mantar yedikleri sahnede altıma kaçıracaktım.

gayet düzgün. eğlenceli. suyunu çıkarmayan cıvımayan bir film. ilki tadında basitleşme yoluna kaçmayan bir şekilde devam ediyor.

izlenir aga bu film. yemişim sanatını. güldüm mü güldüm. yeter.
azla yetinmek lazım. kasmayınca güzel oluyor.

7,5/10

09 Mart 2011

I am Love



Valla bazı filmleri izlerken sıkılırsın ruhun daralır ama sonra bir kaç gün geçince tadına varırsın anlamaya başlarsın. Bir anda derinleşmeye başlar. Düşündürtür sana. Bu film öyle değil. Canının sıkıldığıyla kalıyorsun.

Rusyada fakir güzel bir kızken İtalyan zengin bir koca aracılığıyla Romaya gelen ve burjuvaizinin göbeğinde sırıtmadan yaşayan Tilda (adını unuttum. tilda swinton) hayatının rutuninden ve daha fazlası aileyi çevirmenin yarattığı baskıdan sıkılmıştır. Oğlunun aşçı arkadaşı bir anda karşısına çıkar ve o nasıl olduğunu bile anlamadan onun çekimine kaptırıp tehlikeli sulara sürdü. Tabi ki her burjuva filmi gibi bu da felaketin başlangıcıdır.

Böyle işte. Cloud Chabrol'den hallice. İyi demek istemeidm. Onun gibi işte.
Memeler. tilda yine taş yine güzel. seviyorum ben o kadını.

Filmin tek iyi yanı o.

6/10

24 Şubat 2011

The Green Hornet


Hayatta gurur duyduğum şeylerden biri Gondry'i kendi kendime keşfetmiş olmamdır. O adamla ilgili diyeceğim tonla şey var. Hatta bir filminin altyazısını da çevirdim. Ama bu film kötü o yüzden hazır yazılmış bir yazıyı yayınlayayım:

filmin yönetmeninin kim olduğunu bilmesem belki bu kadar hayal kırıklığı yaşatmazdı üzerimde. zaten bilmesem filme de gitmezdim. fakat ismi biliyordum ve zaten sırf bu yüzden filme gittim. bir kaç espri, bir kaç görsel sahne hoşuma gitti; o kadar.

karakterin olayları çözdüğü sahne olmasa gondry filmi değil herhalde bu derdim.

kendisine acilen bir kaufman senaryosu edinmesini salık veriyorum.

sakallis
24.02.11

16 Şubat 2011

the King's Speech

filmde iki tane adam var ve konuşup duruyorlar.
iki adam da konuşuyor.
adamların ikisi konuşuyor.
bir kadın araya giriyor ve adamlar konuşmaya devam ediyor.


akıcı ama filmle iligli aklımda kalan tek şey yukarıda yazdıklarımdır.


10 Şubat 2011

True Grit


"iyi, kötü ve çirkin... "
hepsi benim diyorum içimden.



Heralde Rooster Cogburn, Sergio Leone'nin filmini izlemiş olsaydı böyle derdi.

John Wayne ile Jeff Bridges bence hiç benzemezler. Ama Jeff de oscarı alır bu filmle.

Bu film babamın pazar sabahları gazetesini yarım bırakmasına sebep olan TRT 1 westernidir. O yüzden de güzeldir. Eski bir tat barındırırken, etrafta Coen'lerin izlerini bolca etrafta görmek mümkün. Oturur ikimiz de izleriz keyifle ta ki annem içerden : "kahvaltı hazır. hadi gelin!" diye bağırana kadar.

8/10

08 Şubat 2011

Biutiful

Güzel kelimesnin kendisinin bile doğru olmayı beceremediği bir dünya da hayat ne kadar güzel olabilir ki?


eğer adı bu filmin "hayat gizeldir" olmasaydı "hayat var, hayat var amnkoyim" olurdu.
akla gelen şarkı ise : "life is unfair. kill yourself or get over it".


Başka bir film. Karanlık. Dünyanın en renkli, canlı kenti bile bakış açınla nasıl da cehenneme dönüyor gösteriyor bize. Barcelona'nın parıltısından görünmeyen kısımlarını anlatıyor Innarutu. Aklıma 11 Eylül için çektiği kısa film geliyor. Dememiş miydi : Tanrının ışığı bizi aydınlatacak mı yoksa kör mü edecek diye. Hep iyi anılan aydınlığın merkezinin ruhumuz kara bulut gibi çöküşüne tanık olduk.

Innarutu ilk defa kesişen hikayeleri farklı bir şekilde anlatıyor. Lineer değil tabi ki ama içiçe geçirmiyor meseleyi. Zaten bizi vuran da bu duruluk. Acının saflığını gösterirken kendi gösteriş yapmaması gerektiğinin farkında. Acıya en başta kendi sahip çıkıyor.

Uxbal her şeyin sonunda bir adam. Her şeyini yitirmiş bununla yetinmeyip yitirmeye aralıksız devam ediyor. Buna rağmen savaşıyor vazgeçmiyor. Bu gerçek olmaktan çok uzak ulvi adamın kendi hariç iyi etmek yardım etmek istediği insanlardan karşılık görüp görmediği ise kendinin bile bilemediği birşey. Çocukları karısı abisi hatta çinli işverenleri bile affedebilir kucaklayaiblirken kendi acısına karşı çaresizliği kendiyle birlikte bizi de dibe çekiyor.

Zaten Innarutu burada hiç müdahale edip de seyirciye yardımcı olmuyor. Ken Loach'vari bir göçmen hikayesi ve duruluğun yanına neredeyse Kader'ci bir sert acı koyuyor.

Biutiful çok gerçek çok güzel bir film. Bardem'in filmin önüne geçmeye çalıştığı filmin kendinden rol çaldığı bir film. Inarrutunun samimiyetine benim katıksız inandığım. İstediği şeyi yaparken gösterişli şehir filmlerine değdirmekten de geri kalmıyor.

8/10

07 Şubat 2011

Scenes from the Suburbs


Spike Jonze'un Berlin Film Festivalinde prömieri yapılacak kısa filmi Scenes from the Suburbs.
Arcade Fire'ın yeni albümü The Suburbs'tan yola çıkılarak çekilmiş bir filmdir kendisi. Ahanda afiş ve trailerımsı bir video.











  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP