28 Aralık 2009

2009'un En iyi Filmi


And The Porward Goes To...


Naçizane anketimize 68 kişi oy vermiş. Herkese tek tek teşekkür ederim.

Sonuçlara gelecek olursak; anket iki filmin inanılmaz çekişmesine sahne oldu. District 9 ve 500 Days of Summer. Ve burun farkıyla 500 Days of Summer son gün verilen bir oyla kazandı.

Sıralama şu şekilde:

1 - 500 Day of Summer (%30)
2- District 9 (%29)
3- Inglourious Basterds (%14)
4- Moon (%7)
5- Let the Right One in (%5)

Gerçekten sırlamanın bu şekilde olmasını ummuyordum. District 9 ya da Moon'dan biri en iyi! olur derken Aşkın 500 Günü ve Inglourious Basterds sürpriz yaptılar. Up, Two Lovers ve Revanche'in bi tane bile oy almasını beklemiyordum aslında.

Zaten seçimli şeylere ve demokrasiye bu nedenle inanmıyorum. Evet, kendimle de çelişiyorum. Önce size seçenekler sunuyor sonra da seçiminizi beğenmiyorum. "Kötü ki o" diyorum. Ve sizin verdiğiniz %42 oyu yok sayıyorum. Hayatta yapmam. Kim o kadar oyu aldıysa birinci o'dur.

Bir yıl bitti. Yılın en iyilerini de seçtik (üstüme vazifeymiş gibi). Bir yazı daha yazabilirim. Avatar the Magnificient hakkında. Bu yıl elimize son anda geçen filmlerden Where the Wild Things Are, Bad Lieutunent gibi filmler ocak ayında izlenir, sizden geri bildirim istenir, yazıları yayımlanır. saygılarımı sunarım.

İyi yıllar.

Not : Bloguma fotoğraf koyup yeni yılda bundan istiyorum demiyecem. Ama gönlünüzden kopan bir şey olursa beklerim efendim :))

25 Aralık 2009

Hakan Günday'a açık mektup

Sevgili Hakan Günday,

Nasılsın?
Eşin nasıl?
Evdekiler?
Keyifler?
Antalya?
İstanbul?
Asil?
Ekber?
Sana kızgınım. Beni göt gibi bıraktığın için kızgınım tabi ki. Sen ne sandın?

3-4 kitabını okudum. Kinyas ve Kayra'dan beri de seni çok (ama çok) severim.Modern Türk edebiyatının salt zeka parıltısı değil ebedi! derinlik, yan öykülerle ve üslubun olgunluğuyla olması gerektiğine inanıyorum (pek çok yeni Türk romanının sabun köpüğü olduğunu düşündüğüm için). "Bir" düşünceden ibaret değil kitapların.

İşte bu önyargılarla okudum kitabını. Ne askerlik yaptım ne de yakın zamanda yapacağım. Ama yaşım gereği zamanın yaklaşması ve kaçışın olmamasının verdiği stresle o günü bekliyor ve bu mektubu yazıyorum.

Bu ülkedeki herşeyi, asker, devlet, türk, kürt erkek, kadın, devlet, korucu, terörist, asker, anne, baba, ordu, Atatürk konumlandırması demeden eleştirdiğin (belki sövdüğün) kitap neden sonra bambaşka bir hal aldı (karakter, olay, durum değişince bunlar da değişmez deme. Vian okumuşluğum var). Olmalı mıydı bu?Ziya Hurşid gerçeğini öğrenmeli, Atatürk'ü sevmeli ve askerliğin kötü olduğu tek yerin sağlıksız(?) bir beyin olduğunu mu görmeliydik? (Lan 200 sayfa eleştirdim herşeyi, birşey demedin. son 30-40 sayfaya mı laf ediyon dersen evet derim. Sıçıyosan ağzına birinin gerçekten sıç derim)

Bir film var Hakan Günday. Stranger Than Fiction. Bildin mi? Şöyledir kısaca, adamın biri gaipten sesler duyar. O ses adamın hayatını "dış ses" olarak anlatmakta ve maalesef bir süre sonra öleceğini söylemektedir (Orhan Pamukvari peşin ölüm habercisi dış ses tadında). Adam bir kitabın içinde olduğunu fark eder, yazarı bulması için bir edebiyat proeföserüne gider, anlatır herşeyi. Proföser bakar ve derki "bu kitabın bir şaheser olması için senin gerçekten ölmen gerekiyor". Adam yazarı arar ama sonunda da ölümü kabul eder. Bir gün. Bam. Otobüs çarpar.

Biz de bu kabyllenişle izleriz. Bilmemize rağmen herşeyi adamın ani ölüşü bizi fren yapmadan duvara çarpan bir araba gibi yapar. Sarsılırız ve "bu bir şaheser, sonunu bildiğim şeyi anlattığı gibi bitirdi" deriz. Sonra ne olur biliyor musun? Adam hastanede ayılır. Ölmemiş. Kitabın yazarı acımış son anda. Ne olduğunu biliyorsun bence? Kitap şaheser olma şansını yitirince film de otomatik olarak yitirmiştir. Tabi ki yönetmen aptal değil. Belki "ben şaheserimi yaptım ama Hollywood'dayım ve sizi mutlu uğurlamak istedim" der. Filmi seversin yine de. Lakin son 15 yılın en iyi 15 filmi arasına koymazsın.

Sen tabi ki bize filmin sonun %100 mutluluk vermiyorsun. Ama olgunluğuyla şaheser olan kitabınının sonunu bir düşünceden (yaratıcı ya da hastalıklı farketmez) ibaretmişçesine bağlaman ve kitap yeterli etkiyi yaratmıyormuş gibi, sonda sağ gösterip -bir de- sol vurman hoş değil.

Buna niye takıldın dersen, bir zihnin içindeki hikayenin içinde başka bir hikaye olmasaydı fena olmazdı aslında derim. Nasıl? Bence öyle olurdu? Tamam sen biliyorsun zaten.

Sana haksızlık ettiğimi biliyorum -umrunmuş gibi. İyi bir kitap olduğunu da biliyorum Ziyan'ın. Ama insan sevdiklerine daha çok kızıyor Hakan Günday. Herley hem onun hem kendi için daha iyi olsun istiyor.


Not: "Sıradan bir çizgi filmin bir çocuğun balkondan atlamasına neden olan etkinin onda birini yetişkinlere verebilmek için romanlar yazıyorum" demişsin. Atlatır, intihar ettirtir mi bilmem ama gerçekçilik hissini arttırmak için yaptığın "ürün yerleştirmeler" etkili oluyor. Tesadüfi olabilir - ama bir arkadaşım kitaptan hemen sonra "stan smith" ayakkabı aldı, ben bir iki şarkı dinledim ve kitabı okuyan herkes son satırlardaki "asil"den sonra yan sayfadaki "azil" reklamını görünce gitti aldı. Ama başarılı ve olumlu olduğunu belirtmek isterim.

Herşey için teşekkürler.

Porco Rosso


24 Aralık 2009

away we go


sıcak, güzel bir yol filmi. romantik komedinin dozu ayarında.
zaten bu kadar sevmese sam mendes aynı yıl ikinci film olarak çekmezdi.

aile kurmak ve bir ev bulmak için yola çıkan çiftimiz, şehir şehir gezip hem doğacak çocukları hem kendileri için en iyi yeri ve oradaki insanlarla iletişimlerinin nasıl olduğunu görmeye çalışırlar.

mükemmel çift olduklarını düşündüğüm bu iki güzel insan, yolculukları sırasında amerikan aile sistemini, kendini hippi sanan herbalistleri, çocuğunu terk edip gidenleri kısaca kimi görürlerse eleştirirler. bunu da ayarlı yaparlar.

filmle ilgili kafamda iki soru var : 22 yaşında bir kızın ailesini kaybetmesini bu kadar trajik hale getirmesi ve bu konuyu uzatması can sıkıcı. ikinci olarak arkadaş hani sizin çok paranız yoktu. Nasıl ülkenin dört bir yanını gezdiniz 2 haftada uçak, tren araba kirası. piii. bir ben fakirim lan.

ama film çok tatlı. alın sevgilinizi izleyin lan.
çok yalnızım be atam! sevgilinizle. unutmayın.

7.5/10


23 Aralık 2009

Okuribito - Departures

Ölüm geliyor aklıma birden ölüm
Bir ağacın gölgesine sarılıyorum *


Gidişler sadeliğiyle insanı etkileyen, ölüm üzerinden aileye ve topluma bir bakış atan güzel bir film. O kadar sade ve durgun olmasına rağmen 130 dakikann nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.

Filmde unutmayacağım şey ise "taş mektup"tur. Birine bir taş verirsin ve o kişi taşı eline alınca pürüzünden ağırlığınan yapısından ne hissediyorsa senin hakkında bilgi sahibi olur.

Zaten konuşmaya gerek yok diyor ve az diyaloğuyla minimal bir Japon filmi yaratıyor Yojira Takita.

Şaşırdığım tek şey ise; Japonların tepkilerini ve mimiklerini anlamak gerçekten imkansız.


* Cemal Süreyya

22 Aralık 2009

lie to me

Everbody lies

Bir blog gezerken tanıştım Lie to Me ile. Amerikada geçen sene başında yayınlanmaya başlamış ve tuttuğu için ikinci sezonu da çekilen bir dizi.


Uzun zamandır House Md. dışında birşeyler izlemediğim için (californication yarım kaldı, HIMYM ise düzenli takip edilmiyor artık tarafımca) merakla başladım diziye. Aslında merakımı da boşa çıkarmadı. İnsanların yalan söylediğini tespit edebilen Dr.Lightman polisin, şirketlerin ihtiyaç duyan herkesin ve kurumun yerine gözlemler (bazen sorgu gibi) yaparak kişilerin yalan söyleyip söylemediklerini buluyor. Ekibi de bu hususta ona her halde yardım ediyor ve suçlular yakalnıyor, her daim.

Ekibinde gerçek bir profesyonel (kendi hayatındaki yalanları görmezden gelen) Dr.Gilian Foster, doğal yeteneği sayesinde eğitim almadığı halde suçu ve yalanı hemen anlayan bir polis memuresiyken işe alınan Ria Torres ve aklına gelen herşeyi direkt söyleyen ve hiç yalan söylemeyen bilgisayar uzmanı eğitimli Eli Loker .


Dizinin 2-3 bölüm güzel olan yalan bulma taktikleri ve dizi sırasında yalan söyleyenin aynı mimikve tepkileri veren ünlü kişilerin görüntüsünü ard arda göstermesi gerçekten orjinal, komik ve ilgi çekici.

Ama sonra herşey (birden bire) sıradanlaşmaya başlıyor. Bölümler birbirine benzemeye başlıyor. Dizi başka dizilere benzemeye başlıyor. Mesela aşırı zeki, umursamaz ama doğruyu bulmak yolunda takıntılı -bu uğurda arkadaşlıklarını hiçe sayabilen- doktorumuzun kırışık gömlekleri uykusuz geceleri bir kaç dil bilmesi yakınında kimsenin olmaması ve bir olaydaki (vaka) yalanı(hastalığı) bulmak ve onun nedenlerini bulmak (tedavi) için yaptıkları fazlasıyla tanıdık. Bu bölümü şüphesiz ki House Md ve Gregory House' çok benziyor. İlk başta başka sorunlar ve kişiler var gibi düşünüp bir anlık bir mimik jest ile doğru kararı buluyor Dr. Lightman. Ben bunu da House'un da sonra, birden çözümü bulmasını Viky'nin burnunu kaşıyıp sorunu halletmesine benzetiyorum.Bu benzerlik kötü değil ama yalanlar üzerine bu kadar konuşan bir adama benzer bir yalanlar dizisi yapmak garipmiş.


İkinci dizi benzerliği ise CSI ve benzeri polis dizilerine. Ekip her bölümde olmasa da ikiye ayrılıp iki ayrı olayı inceliyor. Her iki ekip de bunlarda başarılı ilerliyor. Sorunu çözdüklerinde ise suçlu (yalanı söyleyen) bir anda çözülüp neyi niye yaptığını itiraf ediveriyor.
Bu iki sevilen dizinin toplamı değil ortalaması bile edemiyor Lie to me. Zira puanlayacak olursak :


House =10
CSI= 7
Lie to Me < (10+7)/2

Not: Ayrıca ben her şekil bu adama yalan söylerim. Pis yaparım bu işi. Kralı gelse anlamaz.

19 Aralık 2009

Foto - Moto

Ödüllü yarışmamımızın sonuçlarını doğru bilen ilk kişiye dvd hediye edecem.

Aşağıdaki fotoğraflarda hangi filmler tekrardan canlandırılmıştır?






Son foto sorusu ise "footerdaki fotoğraf" kimindir?

Sevgili gökçe yolladığında aklıma nedense bu fikir geldiği için yarışma tadında yapıyorum. Yoksa kazanmak değil katılmak önemli olan. Karşıyım her türlüsüne. Asıl amaç ise fotoğrafları paylaşmak.

Ödül dvd ikinci el olabilir ama :)

16 Aralık 2009

Thirst




Bir sevdim bir sevmedim, bir hızlandı bir duruldu bir türlü tutarlı olamadı.

Chan Wook Park'ın Cannes'da da yarışan filmi "Thirst" yönetmenin yine sıradışı işlerinden biri. Zira ancak Park düşünebilirdi bir rahibin vampire dönüşmesi durumunda olabilecekleri.

------------ spoiler ----------------

Bilime inanan ve bir arkadaşının komada oluşuyla iyice hayata küsen (ki ben burada kaçırdığım başka sebepler ve günahlar olduğunu düşünmekteyim) bir rahip, insanlar üstünde deneyler yapan bir kliniğe denek olarak gitmeye karar verir. Sonucu ölüm olacaktır. Ancak kendisine verilen kandan (?) dolayı tekrar hayata döner ve iyileşir. Tek bir farkla; artık vampirdir.

ülkesine dönen rahibin tabi ki kana ihtiyacı var. Sonuçta vampir. Ama bir din adamı birini öldürüp de kanını içemez ve günah işlemeyen bir vampir olarak hayatını devam ettirmeye çalışır. Ta ki karşısına bir kadın çıkana kadar. Evet, kadın en büyük günahtır. Hatta şeytanın kendisdir.


------------ spoiler ----------------




Chan Wook Park'ın kamerası ve görüntüleri oldukça başarılı ama bazı yerleri fazla uzun bazı yerleri anlaşılamayacak kadar kısa geçilen bir film Thirst. Açık noktaları tam bağlayamıyor. Duygusal mı komik mi gergin mi olacağını bilemiyor (hepsi birden de olmayı beceremiyo işin kötüsü). Özellikle filmin bazı sahnelerindeki duygusal yoğunluk ve gerilim yükselişi oldukça başarılı. Bir ayakkabı verme sahnesi var ki "aşık olunan sahne" kategorisine girsin.

Ama erkek oyuncu performansıyla Song Kang-ho (Host ve Sympathy For Mr. Vengeance) iyi bir performans sergilerken diğer oyuncular sönük kalıyor.

Ama orjinal düşüncesinin etkileyiciliği ve ölümsüzlük(tedavi) için yapılanlara yaptığı tadında bakışıyla (dine karşı) başarılı. Ama baş yapıt da değil.


7/10

Not: Filmin 2 saat olduğunu da belirtmek gerekir.

14 Aralık 2009

the box

Çehov : Duvarda bir silah varsa oyun sonunda mutlaka patlar.



Kısa hikayeden kısa film olur.

Benjamin Button'un 1920'lerde yazılmış bir kısa hikayeden çekildiğini bilmeyen yoktur. The Box da "Button, button" adlı kısa hikayeden yaratılmış bir film. Richard Kelly'nin son denemesi.

Benjamin Button nasıl oldu da kısacık bir hikayeden 2 saatlik bir film yarattı, hatırlayabildiniz mi? her türlü ıvır zıvırla içini doldurarak. Ana hikayesinin orjinalliği ve görsel etkisi 2 saatlik bir kabusla koca bir hiçe bürünmüştü gözümde.

Maalesef The Box'ın da sorunu bu. Aslında etkili sayılabilecek bir konuyu 1 saat 50 dakikalık bir film yapmaya çalışınca pekçok gereksiz ve etkiyi yok eden unsur da filme giriyor tabi. Richard Kelly gibi nevi şahsına münhasır bir adamdan beklenmeyecek şekilde ana konuyu bile unutmamıza sebep olan sorular silsilesiyle karşı karşıya kalıyoruz.

Filmin sebep-sonuç ilişkisine bakışı oldukça güzel. "Verdiğin kararlardan sen sorumlusun ve sonuçlarına katlanmak zorundasın" diyor. Başkasını vuran sensen, başkasının seni vurma ihtimalini düşüneceksin. Yabancı dediğin kişinin kim olduğunu bilemezsin ve başkası için yabancı olduğunu unutmamalısın.

Ama filmin bu derdini doldurmak için anlattığı hikayeler gerçeklikten (tabi ki de bu gerekli bir şey değil) uzaklaşan, mistik ama sebebi bilinmeyen olayları gösteren - unutmamak gerekir ki filmin derdi sebep sonuç ilişkisidir ve bunu kendisi hiçe sayar - samimiyetten uzak oyunculuk performanlarıyla da oldukça vasatlaşıyor.

Cameron Diaz'ın yanında yeni yetme bir koca, yüzlerini bile hatırlayamayacak kadar az gördüğümüz patron, baba ve komşular (derinliksiz karakterler), anlamsız bir kadın profili (cameron diaz) ve onun hasta ayağı ve gerçek sebebini bilmediğimiz bir araştırma-intikam.

Tek güzel şey, görsel açıdan oldukça başarılı yarım surattı. Tek iyi performans da ondan yani Frank Langella'dandı.

Ayrıca kadınların hırslarına ağır eleştirisi de dikkat çekecektir.

Benim için hayal kırıklığıydı.
6/10

Not: Uyuyakaldıran bir film. Önceki ileti o nedenle yazıldı.
Not 2 : Twilight Zone adlı -bir ara trt 2de de yayınlanan- dizide aynı hikaye bir dizi bölümü süresinde yayınlanmış.
Not 3: Filmin germeye çalışan, mistikleşmeye çalışan yerlerinden o kadar çok sıkıldım ki anlatamam.
Not 4: Kelly kendi düğmesine basmıştır gözümde.
Not 5 : Yegane "push the button" için, dinleyin efendim. Bir nebze olsun keyfinizi yerine getirecektir.


13 Aralık 2009

the box


Uyuyakaldım izlerken. Uyanınca yazarım. Sağlıcakla kalın.

11 Aralık 2009

The Brothers Bloom

darrjeeling limited'a benzeyecekti. iyi oldu benzemediği


filmin girişindeki hızını tüm filme yansıtamaması en önemli eksiği.

artılara geçersek. filmin başındaki göndermeler silsilesi, eleştiriler üst düzey. filmin belli bir seviyede sinema, edebiyat, dünya tarihi ve genel kültür sahibi olanlar için daha tatlı gelecektir. dostoyevskiler, diğer dolandırıcılık filmleri havalarda uçuşuyor.

rachel weisz benim için kocaman bir artı. canlandırdığı karakter sinema tarihinin en yalnız

en zengin ve en saf kızı. öyle ki inanamayıp filmin sonunda "kirli çürük ve adi" ye dönecek sandım. mark rufolo ve andryn broody cabası.

eğlenceli ve "perfect con" takıntılı filmler arasında iyi bir yerde. tabi yol filmi olarak düşünüleibilir. biraz da romantik komedi.


ben çokca sevdim "brick" filminden tanıdığımız Rian Johnson'ın filmi.

8/10

not : yazı serablog'ta ki bir yorumdan evrilmiştir.
not 2 : Sakallis ile yıllar sonra beraber izlediğimiz ilk filmdir ayrıca.

07 Aralık 2009

Anket

2009'un en iyi filmi anketine katılanlara birer çokonat göndereceğim.





Sağda gördüğünüz üzere:
500 days of summer
district 9
moon
antichrist

revanche
looking for eric
inglourous basterds
let the rigt one in
up
two lovers
olarak sıraladım ankette yer almayı hakeden filmleri. Tabi ki bu benim kişisel listemdir. Gerçi en iyi olma ihtimali olmasa da oy alacağına inandığım filmler de var. 
Bu ankette adı geçmeyen ama en iyi film diye düşündüklerinizi de lütfen yorum yazarak belirtin. belki koalisyon yaparak olmadk bir filmi de birinci seçeiblirsiniz. 
teşekkürler. 

bronson

chopper avustralyalıysa, bronson %100 ingilizdir.



anlamsız suça meyilli olan bu adamla ilgili en kritik nokta şu : bir tek insan bile öldürmeden 26 yıl hapis yatması. tabi hayatı boyunca ünlü olma isteğine kavuşmasını sağlayan da budur.



tabi ingiliz hapishane sistemini eleştrise ve suçun önüne geçmeye yönelik ve ıslah adına bir adım atılmadığı gösterilse desaf suç işlemek için dünyaya gelmiş bir adamın hayatına belgeselimsi bir bakışdır bu film. bir bakıma da günümüzde ünlü olmanın iyi şeyler yapmaktan geçmediği ve medyanın aşırı olan şeyi direkpopüler kılmasına bir örnektir.



öyle ahım şahım değil. choper gibi rahatsız edici değil. akıcılığı da üst düzey değil. sadece aşırı bir karakterin aşırı olmaya çalışıp beceremeyen filmi.



tabi nevi şahsına münhasır bu tip post modernlik bir şekilde perdeye yansıyor.bronson'daki tom hardy ise machinist ile seviye atlayan christian bale'e benziyor.

6/10



03 Aralık 2009

Haberler

Ne zamandır haberlere bakmıyorum. Bir göz gezdirince önemli şeyler var göze çarpan.
Başlıklar şöyle :

The Road'un yönetmeni Nick Cave'in senaryosunu çekiyor, oyuncular da Shia LeBouf, Ryan Gossling ve Amy Adams var. Adı The Promised Land.

Hillcoat The Proposition'da da Nick Cave ile çalışmıştı. En az onun kadar iyi bir film olsa bana yeter.




Ken Loach yeni filminin çekimlerine başladı. Route Irısh. Bu bir Irak savaşı filmi ve Bağdattaki "yeşil bölge" ile havaalanı arasındaki yolun adı.
Zombieland'in ikinci filmi gelecekmiş ve o da 3d olacakmış. Birinci film 3d boyutlu olsaydı ne değişecekti ki. Tabi ki eğlence faktörü bir nebze artacaktı da bu da filmi daha iyi kılmayacak ki.



Wong Kar Wai aralık ayında "The Grand Master" filminin çekimlerine başlıyor. Başrollerde Tony Leung ve Zhang Ziyi var.
Daha önce bahsetmiştim. Ip Man'ın hayat hikayesini anlatıyor.



Animal Collective deneysel bir film yapıyor. Tabi müzikleriyle.
Michel Gondry ise MC Paul Barman'ın yeni albümünün Divorce şarkısına klip çekecek. Biz de izleyecez tabi.

Moon ile gönülleri fetheden Duncon Jones Ben Ripley'in kitabından Source Code adlı yine bir bilimkurgu çekiyor. Referanslar bu kez Matrix, Groundhog Day ve Deja Vu. Enterasan referanslarla iyi bilimkurgu çekmesini bekliyoruz.

  • Kitano yeni filminin çekimlerine başlayacak. Yine Tokyo, yine mafya var. Ve tabi senaryo başrol ve yönetmen de kitano.
  • Bronson ile oyunculuk dersi veren Tom Hardy Mad MAx'ın yeni versiyonunda yer alabilirmiş.
  • Fatih Akin Isviçredeki minare yasagi nedeniyle; Soul Kitchen'in 16 Aralik'ta Isviçre'de yapilacak olan galasina katilmayacagini açikladi.
  • Paul Greengras Bourne serisinin 4. filmine yokum demiş. En azından şimdilik.

30 Kasım 2009

state of play


ben bu filmi izlemişim.
sonra unutmuşum ki yazmamışım.
siz anlayın artık.


Not : Filmin yönetmeni Kevin Mcdonald gözümde başkadır diyeyim. Touching the Void mükemmel belgeseldir. The Last King of Scotland ise ayrı güzeldir. Bu film de vasat değildir. Ama kirli politikacı, dürüst gazeteci ve neo-klasik bir medya patronu filmi sana yakışmadı Kevin.

Up


Bir daha da izlemem Animasyon.

Nasıl gitmiyor başbakan. Ya da yerine birini gönderiyor. Ben de öyle yapacam artık.En iyisi dedikleri bu değil mi? IMDB Top 250 film arasında üst sıralara çıkan da bu.

Aslında kötü de değil tabi. Eğlenceli yerleri de var. Ama daha önceki animasyonlardan bir farkı yok. Biraz dostluk, biraz mücadele, biraz eğlence.Üstüne neredeyse hiçbir şey koymuyor.

Filmin tek iyi bölümü hızlandırılmış olarak izlediğimiz bir çiftin hayat hikayesi. Bir tek o sinema tarihinde bir animasyonda anlamlı flashback kullanımı olabilir.

7/10

Niye yedi verdin derseniz. Film kötü değil de ben o kadar iyi biri değilim sanırım. böyle animasyonlar izlemekten sıkıldım. Sıradaki animasyon Miyazaki'nin olacak.

25 Kasım 2009

mammoth : nesli tükenen hayvanlar

herkes kend evinde




bu film üç başlık altında değerlendirileiblir.
öncelikle; moodysson'ın hollywood'a kaydığı yönündeki görüşler bu film için geçerli değildir. zira yapımcılar avrupa hatta isveç vatandaşıdır. ayrıca amerika senaryo gereği kullanılmıştır. amaca hizmet amaçlı.

ikinci olarak, moddyson'un sinemasının olgunlaşması. ses, görüntü kalitesinin artışı ve prodüksiyonun nispeten büyüklük açısından hollywood kalitesindedir. ama önemli olan olgunlaşmasıdır. asiliğini bir kenara bırakıp "herkesin" anlayacağı dilden çekmeye karar vermiştir filmini. ama belirtmek gerekir ki fucking amal, together, lilja 4 ever, a hole in my heart ya da conteiner değildir bu film. tokat gibi çarpmıyor. ani değil. sert değil. ama sindire sindire anlatıyor. size iyi gelir mi bilmem. ama bu filme "carrier killer" diyenlerin a hole in my hearta "carrier killer" diyenlerden az olduğuna eminim. tüm filmlerini izlediğim bu adamın bu kadar çabuk durulmasını beklemiyordum yine de.

üçüncü olarak; arriaga, innarutu benzerliği aşikar bir hikaye var karşımızda. nesli tükenmek üzere olan insan nesline bir çağrı niteliğinde film. diyor ki : herkes kendi evinde. herkes kendisine ait olanların yanında iyidir. bu öyle olmalıdır. başkasına anne olmamalısın, başkasının kollarında sıkıntını gidermemelisin. ama amerikalıysan problem yok. nasılsa herşey sonunda düzeliyor. ispanik ya da filipinliysen telaş et.

ben fazlasıyla sevdim filmi ama moddyson'un bakışının değiştiği aşikar. ama bu beni rahatsız etmedi.

23 Kasım 2009

Taraftar olmak mı?
baba olmak mı?
işçi olmak mı?
aşık olmak mı?
eric olmak mı?
hangisi zor.

Hayat çok yönlü (interdisipliner) (aynı zamanda "lineer" de sakallis)
Loach ise bunu anlaşılır kılmanın yollarını arıyor. Aslında arıyor demek hata olur. Bunun sırrını çözmüş.Sadelik ve gerçeklik göstersi bu. İronik olan tek şey sadeliğin bizleri büyüleyebiliyor olması.

Looking for Eric bu yılın en iyleri listesine girecek. Bunu açık gönüllülükle söyleyebilirim. Loach Kiewsloski'ye olan saygısını çektiği her filmle göstermeye de devam ediyor. Bize, sinemaya ve işçilere olan saygısının ne kadar üst düzeyde olduğu
aşikar.

Loach bu filmiyle aileyi bir araya getiren, işçileri bir arada tutan şeyi ve insanın kendini bulmasına değiniyor. Bunları tabi ki futbol , aşk ve işçi sınıfı üzerinden anlatıyor. Evet bu adam hep böyle yapıyor bunu. Ama asla sakil durmuyor. 6 tanesini izlediğimiz "Kötülük Çiçeğini" tekrar önümüze sermiyor. Mutlaka onun formunu değiştiriyor. Üstelik bunu yaparken "form","sakil", "inter ve lineer" gibi ağdalı
kelimeler de seçmiyor.

LooKING for ERIC, farklı bir film. Aynı eric cantona'nın farklı olması gibi. İngilterede Fransız olmak gibi. Kendi filmini çektirecek kadar kendinden emin, belki küstah Cantona. Bir fikrim var diyor ve en doğru adama, kendisinin de adam(!) olduğu topraklara gidiyor. Ve gönül rahatlığıyla kendini Loach'a bırakıyor.

Herşeyden yorulmuş ve yıllardır saplandığı depresyondan bir türlü kurtulamayan Eric, bir cigara tüttürür ve odasında gerçek boyda afişi olan Eric Cantona'yla konuşmaya başlar. Cantona ona bolca Fransızca atasözü söyler, Eric'in bildiği şeyleri tekrar söyler ve onun hayatında değişiklikler yaratır. Kendini düşünmez, belki varolmadığından belki de gerçekten pas vermeyi, birine yardım etmeyi daha çok sevdiğinden. Ama sönük bir hayata sahip Eric'e çok güzel bir asist yapar. Her ikisi de mutlu olacaktır şüphesiz.

Eric'in etrafında iyi insanlar vardır ama. Bunu gözden kaçırmamak gerekir. Reklamsız forma giyip FC United'ı tutan taraftarlar, herşeyi kitaptan öğrense de dostları için elinden gelen herşeyi yapan bir şef vesilahlı adamlara karşı bile birlik olunca herşeyi becerebileceğini bilen bolca iyi arkadaş (işçi) ve yılların acısını göz
ardı etmeye meğilli ve anlayışılı bir eski eş. Zaten bu nedenledir Eric'in gerçek derdi bir anda sadece üvey oğullarıdır. Ama ne zaman bir araya gelir birlik olursan
herşeyin üstesinden de gelirsin diyor Loach. Ya da Eric de diyor olabilir.

Bu film eric'in farklı hayatına bakmamızı da sağlıyor. Gördüğümüz, bildiğimiz ama unuttuğumuz yönleriyle Eric. Farklı olduğunu hatırlatmak için herşeyi yapan. Eric'i anlatıyor film. Eric Cantona'yı. Ben başrolde değilim diyor. Ama göz kırpıyor.

Cannes'ın en iyilerinden biri olduğu kesin. Yılın en iyilerinden de
olabilir.

Birlikte izleyecek dostlar, akrabalar ve sevgililer bulun.
Yakaları kaldırın.
El ele izleyin.

zombieland

Adventureland diye bir film çektikten sonra Zombieland diye film çekilmez. Çekersen de ikisini de lunaparkta geçirmezsin. Geçirsen de aynı adamı oynatmazsın. Oynatsan da aynı aşk hikayesine değinmezsin. Eğer o kadar çok şeye değiniyorsan iyi değildir o film.

Diyecektim ki bu film imdb.com daki fantastik notu beni durdurdu.
Ben filmi sevdim. Hareketli, sıkmayan (bilen bilir benim için önemlidir) eğlenceli film. Ama "i am a legend" gibi yayılan virüs sonrası hayatta kalan az sayıda insnaın hayatta kalması hikayesine, "Shoun of dead" gibi komik zombiler ve onları öldürmek ekle, başta dediğim gibi "adventureland" filminden aşk ve lunaparkı al. Toplama bir film. Ama iyi!! tek orjinalliğin Bill Murray olsun ve iyi film ol.

Sıkmayan filmle iyi film arasındaki fark burda ortaya çıkıyor. iyi film aklınızda bir şeyler bırakıyor ve düşündürtüyor. Sorduğunuzu duyuyorum : düşündürtmek zorunda mı? Evet. Mutlaka birşey düşünürsün. Aklında kalır. 3 gün belki 5 ay sona aklına gelir ve birşey söylersin yanındakine. Sana birşey katmıştır. Ama Zombieland öyle değil. İzlersin. GÜlersin ve biter. Tüketim toplumunun bir ürünüdür. Ve sen de bir (yanş ben) bir parçası olursun.

İzleyin. İzlettirin.
7/10


22 Kasım 2009

the boat that rocked


1960'larda İngiltere'de BBC günde 45 dakika pop ya da rock yayını yaparken korsan radyolar 24 saat durmadan rock çalıyorlarmış. Ve nüfusun yarısı bunları dinliyormuş.

Devlet kanalıyla "işlerine geldiği gibi" yayın yapmayan bu radyolar İletişim Bakanlığı tarafından tehdit olarak algılanır ve kapatılması için her türlü yasal süreç başalatılıyor.



Bu sebeple bir gemiden denizin ortasından yayın yapan bir grup müzik aşığı herkese kafa tutarak korsan radyo yayını yapar. Annesinin cezalandırması sebebiyle buraya gönderilen bir yeni yetmeyse gerçekten terbiye olup gerçek hayatı burada öğrenecektir.

Neden filmi anlatıyorsun derseniz, bu gerçek olaylardan esinlenerek ortaya çıkarılan filmin sinematik olarak çok farklı bir yerde durmaması derim. Ama buna rağmen muhalif, protest ve hükümete kafa tutan tarzlarını sevmemek de mümkün değil.

Biraz abartıldığı ve yüceltildikleri aşikar olsa da sırf projenin ilgi çekiciliğinden dolayı bir sürü yıldız ufak da olsa rollerle karşımıza çıkıyor.

Bu filmle ilgili akımda kalan şey ise (Brannagh'ın oyunculuğu tabiki klişe) hükümetin sevmediği bir şeyi ortadan kaldırmak için sadece yasal yollara başvurması. Yani koca devlet yıllarca kapatmaya çalıştığı bu radyolara yasal olmayan yaptırımlar uygulamıyor, ugulayamıyor. Günümüz geliyor aklıma. Fişi çek ve konseri, yayını bitir dünyasından uzak. İnsanlar bundan mı güç alıyorlardı da bu kadar rahat eylem yapıyordu bilmiyorum. Ya da insanlar dirençli olduğu için mi hükümetler bu kadar sert yaptırımlarda bulunamıyordu.

Zaten filmin bundan oldukça uzak bir eğlence havasında geçtiğini hatırlatır Philip Seymour Hoffman'ın tek amerikalı muhalifi canlandırmasıyla duruşunu sergilediği film olarak bol müzikli saatler geçirtti bize.

7.5/10


Not: IT Crowd isimli mükemmel ingiliz dizisinin oyuncularını da gördüm ya. Nasıl mutluyum.

19 Kasım 2009

Saat : Yarım

Aslında Condor and River şarkısını önerecektim.
Bu varmış video olarak. Zaten o 16 küsür dakika.
İdare edin. Aklınıza idare edemeyen internet çocuğu olsun.
Bir anlık sinirlenin. Arabayı süren nasıl olsa ufak bir
dokunuşla bacağınızdan tüm kötü elektriği alacaktır.
Bitmeyen şarkılar ve bitmeyen yeşil çimenler ve göl olsun.
Nasılsa şarkı bitmeyecek. Uzatayım.
Olmadı.


16 Kasım 2009

500 days of Summer

Teoman'ın Bir kadın Bir erkek şarkısından :
kadın gider
erkek içer

When Harry Met Sally nasıl zamanın ötesindeyse bu film de benim gözümde öyle. Günümüz ilişkisine layıkıyla bir bakış atıyor Marc Webb.



Tom Hansen kendi mesleğini yapmaya çaba sarfetmeyecek kadar tambel(belki de umursamaz) bir tebrik kartı yazarı. Ve bir gün, hayatının sonraki 500 gününün ilk günü oluveriyor. (Evet hepimizin sonraki 500 günü başlatan bir günü var) Ama biz Hansen'i (çavdar tarlası çocuklarında bahsi geçen Hansen'e benzer bir umarsızlığa ve yaratıcılığa sahip olsa da onun kadar serseri ve güçlü değildir) değişik günlerinin değişik ruh halllerindeyken görüyoruz. Mesela gün 344 hansen ağlar. Gün 14 Hansen vaz geçer. 45 Hansen sokaklarda dans ediyor. Gün 500 hansen mutsuz. Gün 1 hansen gerçekten umutlu. (bu rakamsal değerler "mod500" de hesaplanmıştır)

Filmin bir erkek filmi olduğu aşikar. (High Fidelity'e kadın filmi diyenler vardı. Onlar buna da öyle diyebilirler belki). Bir erkeğin aşk döngüsünü gözler önüne seren. Tüm inişleri ve çıkışlarını bizlere yansıtan. Belki tam taraflı değil (kızın ağzından çıkanları hep ikinci kere duyoyoruz zira ve mantığımız onunkiyle çakışıyor) ama erkeğin duygusal değişimini bizim taraf olmamızı sağlayarak aktarıyor.



Yani gördüğüm şeyin bir önemi yok. Ben o adamın hallerini hissediyor ve ekran karşısında kızıyor bağırıyor gülüyor ve ağlıyorum. Sanırım filmin farklı kurgu, mükemmel müzik, iyi oyunculuk performanslarından çok (ki bunlar gerçekten önemli) bana birçok filmin hissettiremediği yoğunlukta şeyler hissettirmesi önemli kılıyor bunu. şeyler diyorum çünkü hayat tek düze değil ve içinde herşey var.



Bu film tesadüfen bol alkollü yoğun diyaloglu bir gece, "Çölde Çay" konuşulduktan sonraki gün izlendi. Sanırım Port Moresby, Joel Barish ve Rob Gordon; Tom Hansen tadında adamlar. Sanırım o filmleri sevdiğim için bu filmi sevdim. Sanırım biraz daha yazarsam kişiselleşen bir yazım olacak. Öperim herkesi.



İlkbahar, yaz, sonbahar...

Evet sonbahar iyi. Orda kalalım.



9/10



Not: soundtrack'i mutlaka dinleyin. fake sağolsun yollamıştı.klavyesi bu tarafa uğramasa da.

14 Kasım 2009

we just cant do anything about it!

Neler dinledim ben. Neleri sevdim. Neleri sevmedim.
Son iki aydır yeni dinlediklerim bunlar odaklıdır.


King of Conveince -- her zamanki gibi mükemmel bir albüm. Kesinlikle herkese tavsiye edilir. Sevdiğim şarkı ise.. yok lan tüm albüm mükemmel. 10/10

Parov Stelar -- Gerçekten her zamanki gibi üst düzey bir albüm. Mükemmel şarkılar. Yılın en iyilerinden. Coco ve Distance mükemmel iki şarkı. 10/10





Wolfmother -- New Moon Rising, In the Morning ve Cosmic Egg gerçekten iyi şarkılar. Albüm gerçekten beklentilerin oldukça üzerinde.70ler 80ler rock n roll'unu yapan yegane grup. Çok severim. 9/10
Alice in Chains -- 90'lar grunge'ı 90 larda bile böyle olmamıştı. Gerçek bir Seatlle albümü olmuş.  8/10

Moby -- Klibini yayınlamıştım. Lynch çekmişti. En iyi şarkılardan biri o. Albüm yine olmuş. Seviyorum bu uzaylı adamı.

Massive Attack -- yeni albümleri gerçekten beklentileri karşılayamıyor ancak bir şarkı var ki ; Pray For Rain beni benden aldı. Kalkıp kızılıdereli dansı yapmak istedim. O kadar yani. Sözümü geri alıyorum. bir iki kere daha dinleyince sevdim bu albümü. Evet sevdim. Çok sevdim hem de.

Dave Matthews Band -- Dive In ve You & Me çok güzel şarkılar. Albüm her zamanki Dave Matthews Band albümü. Hoş. Bir de Alligator Pie var.

Pearl Jam -- Just Breathe gerçekten çok iyi şarkı. Albümü sevdim. Daha Eddie Veder albümü olmuş gibi.The Fix çıkış şarkısı da dinlenesi.



Nick Cave and Warren Ellis -- Değişik bir albüm. Güzel yumuşak bir çalışma. Gun Thing ise bambaşka.

Modest Mouse -- Whale Song , inanılmaz güzel bir şarkı. Albümün tamamı için bunu demek zor ama ben yine de bu grubu seviyorum.

The National -- Mr.November. Ayın anlam ve önemine uygun. Eski albüm. Güzel şarkı.




Bunlara ek olarak Air'in yeni albümü Love 2 her zamanki gibi iyi ve tavsiye edilesi, Lynyrd Skynyrd'ın albümünde ise eski amerikaya özlem bizde eski onlara özlem var.
Hoşçakalın.







10 Kasım 2009

Kıskanmak

Zeki Demirkubuz, Dostoyevskiyle yaptığı gibi ana konuyu alıp
kendi hikayesini yaratsa daha mı iyi olurdu?


Kiskanmak daha önce de yazdigim gibi oldukça önemli bir kitap. Kime göre derseniz 2-3 isim sayarim . Sayayim mi? Peki sen istedin sevgili okur.
1- Porco için önemli.
2- Missi için
3- Don Panza için
4- Sakallis için (okumasa da önemli)
Bunlar yeter simdilik.


Bu Türk edebiyati için önemli ve Kiskanmak olgusunu; "saf" kiskanmak olarak ele alan ama okuyucuyu (ve artik izleyiciyi) baska bir beklentiye sokan, kari-koca iliskisi ile üçüncü biri arasinda geçenlerden çok daha farkli boyutta anlatan bu kitap, üslup ve konu olarak sinirlarin ve zamanin çok ötesinde.


---spoiler----


Hikaye öncelikle bir kadinin kocasini altmasi üzerine kurulu gibi görünüyor. ama aslinda çocuklugundan beri abisinin güzel kendisinin (fazlasiyla) çirkin olmasinin her türlü ceremesini çeken (okuyamayan, evlenemyen ve çalisamayan) Seniha'nin abisini kiskanmasi ve ondan öç almak için türlü yollara basvurmasini anlatiyor. Evet basit anlamda bu. Ama kitabin tüm gidisati ve dönemin insan davranisi geregi böyle birsey beklenmedigi için bu hayret verici kiskançlik ve getirdikleri okuyucuyu (maalesef izleyiciyi degil) sasirtip, etkilemekte.


Demirkubuz zaten burada bir afalliyor. Kitapta verilen yan hikayelerle bu görüs desteklense de film bunu aktarirken eksiklikler barindiriyor. Kitabi okumayan biri sonu hariç bu farkli kiskanma olayini nasil yakalar bilemiyorum. Zira film içerisinde Demirkubuz etrafa yaydigi imajlarla ve konusmalarla hep bizi yönlendiriyor kocasini aldatan kadin hikayesine (tamam kitapta da böyle ama arada ipuçlari var).


Filmle ilgili sikintilari sayacagim.

  • Öncelikle Berrak Tüzünataç gerçekten odun geldi odun gidecek. Buna hiç mi hiç süphem yok.
  • Isik kullanimi etkiyi arttiran eski Demirkubuz filmlerindeki gibi degil. Ama buna ragmen maden ve bazi ev sahnelerinde isik ve görüntü kesinlikle mükemmel.
  • Ama filmin tamamina yayilamamasi gerçekten rahatsiz edici.
  • Replikler fazla zorlama çikiyor herkesin agzindan. Sakil bir konusma tarzi. (Dönem için sakil, simdi için degil)
  • Bir de kitabin herseyini aktarmak için uzun uzun konusmalar biraz yorucu. Kitabin bazi yerlerini hizli geçen film bazi yerleri vermek için uzun uzun konusmalarla yorabiliyor.
  • Isin ilginç yani ise filmin iyi mi kötü mü olduguna karar veremem. Çok sevdigim bir kitap, çok sevdigim bir yönetmen,normal degerlendirilse orta alti, ben normal degerlendirsem orta üstü bir film. Sanriim ortalama bir not verecegim.


7.5/10


Not: Biliyorum ki filmin etkisi üzerimde gün geçtikçe artaçak. Yillar sonra çok iyi film diyecegimi de biliyorum.

Not 2: Bu yazı, benim gibi "kıskançlık" duygusu az olan biri tarafından yazılmıştır.

Not3 : Nesrin Öztürk rolüyle ALtın Portokalda en iyi kadın ödülü aldı. Bir iki ödülü daha var ama bakmaya üşendim şimdi.

08 Kasım 2009

Pazar: Bir Ticaret Masalı


Önce videoyu izleyin.
Filmin kendinden tamamen bağımsız(?) bir hikaye. Spoiler olmayacak yani.
Sadece bu sahne bile filme aşık olmama yeter de artar bile.


Pazar : Bir Ticaret Masalı, Altın Portokal'da En iyi film ve erkek oyuncu dahil 4 ödül almış, bu yılın tartışmasız en iyi türk filmlerinden biri olmaya aday ve bizi çok iyi analiz ederek tamamen yabancı yapımcılarla yabancı bir yönetmen (Bob Hoskins) tarafından yaratılmış bir film.

Filmin tek handikapı (insanlardan duyduğum) ilk başlarında yoğun hissedilen Balkan (Gatlif, Kusturica) ezgileri. Ama film sonradan iyice kendi havasına bürünüp, inanılmaz oyunculuk performanslarıyla yolunu! buluyor.

Bir adam ki 1994 yılında milyonların havada uçuşup herkesin aç olduğu bir doğu şehrinde hayatında ilk defa paranın söz konusu olmadığı "hatır" için bir iş yapmaya kalkıyor. Bu uğurda - çocuklara yardım etmek için - sınır geçip bir ilaç bulmaya çalışıyor. Bu yolculuk sırasında amcası (genco erkal) kendisine eşlik ediyor. Balkanik bir üslubu olsa da doğu insanını gösteren film kendine has hikayesini inanılmaz bir olgunlukla işliyor.

Arada kalmanın her türlüsü her an yaşayan bir adam var karşımızda. Alkol kumar bir yanda
allah bir yanda; para bir yanda gurur bir yanda; dürüstlük bir yanda para bir yanda; ekmek
bir yanda para bir yanda. Para her yerde. Ticaret her yerde. Arz ve talebin olduğu her yerde
para ve pazarlık var.


beklentimin hiç olmadığı bir anda izlendiğinden midir nedir beni fazlasıyla etkiledi. Arada ve finalde ki müzikli sahneler, türk sinemasında ortaya konan nerdeyse en iyi iki oyunculk performansı ve insanı şaşırtan hikaye işleyişiyle beni benden almış bir filmdir bu. Bu film herşeyiyle iyidir. İzlenilir. Mutlaka. Bizden bir hikayeyi izlemek her zmana keyiflidir.

Sakallis arkadışımla konuştuğumuz şey ise: hangi mantıkla fime bu isim verdiler. Daha ortlama bir isimle daha çok insana ulaşılabilirdi. Derdim popüler olması değil, ama sadece ismi yüzünden izlemeyenler var.
9/10

05 Kasım 2009

Antichrist

Piskopatın allahıyım.
Dogma manifestounu yazdıktan sonra ondan belki de ilk vazgeçenin Lars Von Trier olacağını kim bilebilirdi ki. Ya köklerine (nerdeyse) geri döneceğini.

Rahatlıkla söyleyebilirim ki Breaking the Wave'den sonra en iyi Trier filmi. Daha 2 ay önce The Boss of All filmiyle beni dumura uğratan bu küstah adam aynı etkiyi bu sefer olumlu yönde de yapabildi.

Filmin konusu gerçekten anlatmaya müsait değil. İzlersin ve yavaşça içine sindirirsin. Zira rahatsız filmler katagorisine girebilecek simgesel bombardımlarla dolu yavaş görünen ama durmayan bir tempoya sahip.

Oyuncuların devleştiği bir yapım var karşımızda.

Hasta kadınlarla uğraşmayı seviyor Trier (ben de onu kendime bundan yakın hissediyorum:) Kendine uyan tek onlar var anlaşılan. Tavsiye edilesi bir film Antichrist. Cannes sonrası izleyebildiğimiz filmler gerçekten bu yılın en iyileri olmaya devam ediyor
8.5/10

04 Kasım 2009

moon


yalnızlığını sadece kendinle paylaşabilirsin.


Sam'i ilk gördüğümüzde üzerindeki "wake up" tshirtünün derdi sonra anlaşılıyor zaten. Ama yine de beklenenden çok çok daha fazlasını veriyor Moon. Bu yılın District 9 ile en iyi iki filminden biri duruyor karşımızda. Benim gibi sinema "drama ve bilimkurgu"dur diyen biri için iyi bilimkurgu izlemek nasıl heyecan verici birşey anlatmaam.

Sam'i Sam Rockwell canlandırıyor. Filmi dünyay düşen adamın oğlu çekiyor. Ortadaki referanslar Stanley Kubrick, Lynch ve tabi ki Tarkovski. Zaten hangi film Tarkovski göndermesi değil ki.

Moon bir adamın yalnızlıkla verdiği savaş ve kendini kaybetme noktasında bizim ney kime inancağımızı sorglama cesaretini gösterebilen bir film. Türün önemli eserlerinden biri ve Sakallis'le konuştuğumuz gibi 10 yıl sonra sinemaya yeni başlamış zihinlerin"abi 2009 yapımı bir film varmış Moon diye, defterime yazdım bir ara izemeliyim" diyeceği ve tahminen düşündüğü an "gözünün önüne film karelerinin gelmesini sağlayacak bir zamanda" yapacak bunu. Ama bu kadar etkileyici olacak mı o ayrı.

Film uzay, yalnızlık, klonlama, sistemle savaş gibi şeylere değiniyor. Ama asıl derdi "insanoğlunun huzuru ve mutluluğu için" herşeyi yapan büyük firmaların insan hayatını en çok hiçe sayan varlıklar olduğu ve bir insan olarak ele aldığımızda o tek kişinin de önemli olduğu. Hepimiz "biricik"iz ve ne pahasına olursa olsun gözden çıkartılamayız. (evet missi, makyavel meselesi). Vazgeçersen hiç üşenmezler ışık yılı öteden ölüm timi gönderirler ama.

Ama filmde bir bilgisayar var ki anlatılamaz. Gerty. Yüz yılın gerçekten en iyi robotu. Kevin karizmatik sesiyle renk katıyor ama genel-geçer bilimkurgu bilgisayarından uzaklaşıyor. Zaten kötü olan tonla insan ve şirket var değil mi? "HAL"a saygıları da borç bilirim tabi.

Dünyaya düşen adamın oğlu Sam Rockwell'i seçerek ne denli iyi bir iş yaptığını göstermiş, yönetim senaryo oyunculuklar (rockwell iki kere) müzikler (clint mansell) ve görsel efektler şahane olmuş. Film 9.5 alır benden.

31 Ekim 2009

lymelife

eğlenceli bir aile draması.

sanırım en yakın benzeri mürekkepbalığı ve balina.
filmin yapımcısı alec baldwin aynı zamanda oynuyor, martin scorsese ise ortak yapımcı olarak filme güvenini gösteriyor. küçüklük idolümüz maculy culkin'in kardeşi ise başrolde.
öyle başlayıp öyle biten filmlerden. nerdeyse çehov çekmiş diyeceğim bir film. öyle işte. ne iyi ne kötü.

7.5/10

29 Ekim 2009

9


Gerçekten ortalam üstü bir animasyon.
Hem de dostluk zırvaları barındırmıyor. Yani barındırsa da asıl derdi bu değil.

Post apocaliptik bir dönemde insanlığın kendi yarattığı robotların gazabına uğrayarak yok olmasından hemen önce robotların yapımını gerçekleştiren bilim adamının "yaşam" devam etmeli derdi nedeniyle yaptığı küçük robotçukların hikayesi "9". Tabi ki 9 başrolde. 1-2-3-4-5-6-7-8 ise yan rollerde eşlik ediyor ona.

Filmle ilgili en güzel şey gördüğüm en iyi aksiyon devamlılığını barındırması. yani filmde bolca aksiyon olsa da sıkmıyor ve heyecanlandırıyor insanı. Küçük robotların koşuşturması bazen sevimli bile olaibliyor.

Filmin "nazist" benzeri güç manyağı hükümeti eleştiren tavrı ve robotlara yaptığı ağır eleştiriye arada katılan mistik ruhani güç ise beklenenin aksine çocuklar için yapıladığını hissettriyior.

Tavsiye edilesi. Sevilen biriyle beraber izlenebilir.
7.5/10

27 Ekim 2009

District 9

Günümüzün Blade Runner'i var karsimizda.


Hiç birsey okumadim bu filmle ilgili. Sadece çok sevdigim ve görüslerine inandigim iki arkadasim "iyi film" dediler. Onlar da onay verince izleyiyim dedim. Ama sanki "kuru kuru" söylenmis "iyi"lerdi bunlar. Çünkü -abartiyor olablirim- bu film modern zamanin klasiklerinden biri olmaya adaydir.

District 9 pekçok açidan türünün en iyileri arasina girecek bir film. Öncelikle türler üstü ve karisimi bir film olarak ustalarin yapitlarina oldukça yakin. Belgesel teknigiyle yapilan giris o kadar gerçekçi ki 5-10 dakika geçince yasanmis bir olayin konu alindigi birseyler izliyormus gibi hissetmemek nerdeyse imkansiz. Bu gerçekçilik hissi tabi ki filmin etkileme derecesini oldukça arttirmakta. Diger türler ise bilimkurgu, gerilim, aksiyon, drama, kurmaca, belgesel hatta yer yer komedi denebilir.


Filmde ana akimdan farkli oldugunu ilk dakikada hissettiren sey ise, uzaylilarin mekiginin New York ya da Londra'ya degil de Johannesburgh'a inmesidir. Bu bile bir isaret aslinda. Tabi burada Nijeryalı göçmenlerin yaratıklarla beraber hayvan gibi yaşamasına çekilen dikkat de önemli.

Filmin konusuna gelecek olursak, Vikus kayinpederinin torpiliyle mi degil mi belli olmasa da MNU'da terfi almistir. Dünyaya uzay mekigiyle gelen, ilk 3 ay boyunca hareket görülmeyince içeri giren askerlerin açliktan biçare uzayli yaratiklarla karsilasip, insanlarin onlara bir göçmen kampi kurmasina maruz kalan ve Vikus bu sayilari hergün artan uzaylilari yeni "ultra modern kamplarina" tasimak için görevlendirilir. Bu ugurda ise tek tek kampi gezip onlari ikna etmelidir. Evet onlarla "nerdeyse" kardesçe yasaniyor ve iletisim kurulabilmektedir. (kardesçe abartilmistir)


Vianvari bir yapi filmin heryerine isliyor. Ne çok seviyorum Vian'i ve ondan beslenen seyleri. Nasil Vikus bir kimyasal sebebiyle yaratiga dönüsmeye basliyorsa (bkz : Elephant Man) kamera, hikaye ve film de evrim geçiriyor. Uzayliya bakis, insanlarin uzaylilar üzerindeki asil amaçlari degisiyor (MNU, uzayli teknolojisini çözerek para kazanmak isteyen bir silah üreticisidir). Yani sevilmeyen, dis görüntüsü rahatsiz edici ve insanlari "öldüren" yaratiklar bir kenara atilip kaderlerine terk ediliyor ve sadece öldürülmedikleri için insanogluna itaat etmeleri bekleniyor. Çünkü onlara saglanan bir lütuf. "Yasamana izin verdim, köpek gibi de yasasan da bana sükredeceksin" deniyor. Zaten filmin kirilma noktasi bu. Filmin ilerleyen dakikalarinda kimin yaratik gibi kimin insancil davrandigi bir anda degisiveriyor. Para ve kan hirsi insani degisime ugratiyor. Gerçek degisimi yasayan Vikus ise normale dönemk için sarf ettigi çabayla en insancil içgüdüyle "hayatta kalma"ya çalisiyor. Burada filmin nerdeyse aksiyona dönene yapisi da hiç rahatsiz edici degil. Dedim ya hayatta kalmak için savasmak lazim sonuçta.

Yukarda saydigim bu nedendir filmin derin okumalara açik oldugunu düsünme sebebim. Günümüz dünyasi ve türkiyesine dair okumalara.


Yazinin basindaki Blade Runner ibaresi niye mi var? Deckard androidlerin pesine gönderilmis ve asil kimlikleri kendilerinden bile saklanan bu androidleri öldürmekle görevlendirilmisti. Bunu bir yere kadar da yapmisti. Ama ne zaman ki onlarin gerçekten suçlu olmadigini düsündü, o zaman yardim etmeye basladi. Belki kendini kurtariyordu belki o da bir androiddi (ya da dönüsüm geçiriyordu). Ama kendi yasami için mücadele eden bu azinliga bir yerde hak vermis, onlardan farki olmadigini fark etmisti. Onlardan birine asik bile olmustu. Vikus'un degisimi ve içindeki dünya bundan farkli degil.


Tek bu degil tabi ki Blade Runner'a benzeyen bölüm. Nasil ki Blade Runner'da filmin sonunda her yakaldigi (fark ettigi) androidin arkasindan bir "origami" birakan dedektif vardi, ki bu bize Deckard'in da android oldugunu hissettirdi, District 9'da aynisi vardi. Origami de, pesine veren insanliktan uzak soguk katil albay vardi.(Dikkat spoiler : Filmin sonunu söyledim)


Ve bu film Blade Runner gibi yillar sonra degeri anlasilacak bir film olmayacaktir ve olmamalidir da. 10/10Bu 10 uzun zamandir en çok sevdigim filmlerden oldugu için verilmis olabilir. 15-20 gün film izleyemedikten sonra izlenen ilk film olmasinin da etkisi var olabilir. Bu durumda da düsse bile notu 9/10 olur. Iyi seyirler.

Not: Değinmeden edilmez. Filmin müzikleri de gayet yerinde ve başarılı. Evet bu filmi çok sevdim. Herşeyiyle.

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP