istanbul film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2011

Özel Tim 2




nasıl yaptımsa bu serinin ilk filmini ters okumuşum.

trop de elite 2 brezilyanın kenar mahallelerinden başlayarak tüm politikanın ve içinin çürümüşlüğüne sert bir tokat atıyor. bunu yaparken de kan akıtmaktan geri durmuyor.

özel tim komutanının bürokrasiye girişiyle işlerin iç yüzünü daha rahat görmesi ve ezeli düşmanı sosyalist aktivist vekille olayları ortaya çıkarmasını konu alıyor. tabi işleri bozulan politikacıların ve godaman polis şeflerinin pisliklerinin sınır tanımazlığı bol aksiyonla birlikte aktarılıyor.

uzun süresine rağmen sıkmayan bir film özel tim 2. izlenecekse hoolyywood aksiyonlarına tercih edilebilir.

7,5/10

11 Mayıs 2011

I Soliti Ignoti

öncelikle inanılmaz eğlenceli bir film.


Birbirinden alakasız karakterlerin bir araya gelip bir soygun yapmaya çalışması ve sonrasında hayatlarının yine bambaşka yönlere savrulmasını anlatan bir film.

filmde çalışmanın kötülüğü üzerine dizilen sözlerden sonra aşık olmamak elde değilse de farklı konulardaki taşlamaları da gayet başarılı. yani alt metni doldurmuş demek doğru olacaktır.

bazı kurgusal hatalar olsa da (tek kadın soyguncunun ayrıldığı eski sevgilisi ölünce sebepsiz ortadan yok oluşu gibi) bazen kolaya kaçtığı düşünülse de oldukça eğlenceli (bu yıl en çok güldüğüm film açık ara) ve hareketli.

Şiddetle tavsiye edilir.

Not : Film her biri başka özelliğiyle soyguna katkı sağlayan adamlardan oluşmasıyla Ocean's Eleven'a öncülük yapar gibi. Bob Le Flambeur'un eğlencelisi gibi yani.

08 Mayıs 2011

Incendies



içinize düşürdüğü ateş köz olacağına her geçen saniye büyüyerek sizi sarar.
bu durumda ateşe sarılmak en iyisidir çünkü dünya ateşten çok daha fazla canınızı acıtacaktır.

15 Nisan 2010

Bunny and The Bull

Renkli. Eğlenceli. Sıkıcı.


Festival filmlerinin genelde kendine has bir tadı oluyor (herhangi bir festivalden bahsediyorum). Farklı bir yerde duruyorlar. Kötü olsalarda izliyorsun. Farklı olduğunu biliyorsun çünkü. Klişe olan ya da bir özelliği olmayan bir filmi festival seçkisine almazlar yani.

Bu açıdan Bunny and The Bull'un neden gösterildiğini anlıyorum festivalde. Genç bir film. Eğlenceli. Bolca renkli. Değişik yerler, yaratılan mekanlar ve değişik görsellik. Ama bunca kritere rağmen sıkıcı ya film. Hem de öyle böyle değil. 90 dakka bile olmamasına rağmen 3 kere ara verdim. Yani belli bir amaca hizmet etmeyen görsel efekt ve zihinsel oyunlar sakilliğiyle yoruyor insanı. Bir Michel Gondry havası olsa da çekici olmuyor olamıyor.

Konusu ise fazla kıl tüy Stephan sistematik, vejeteryan eğlenmeyi bilmeyen, bir kıza 3 yıl boyunca takıntılı aşık olan bir tipken, arkadaşı Bunny zıpır, sarhoş, bahisçi, uçkur düşkünü yani Stephan'ın tam zıttıdır. Nasıl bir araya geldiklerini bilmeyiz. Ve kazandıkları bir bahis sonrası Avrupayı gezmeye çıkarlar.

Ama bu bir yol filmi değil. Bu Bunny'nin filmi de değil.

6/10

13 Nisan 2010

Lebanon

Lebanon kesinlikle Waltz with Bashir'in peşinden giden iyi bir savaş karşıtı film.


Venedik Altın Aslan ödüllü bu film için sanırım denilecek çok şey var. ben karışık duygularımla rastgele değinmeye çalışacağım.

Öncelikle filmin konusu kısaca şöyle; İsrailin Lübnan'a savaş açtığı ilk güne değinen film, bir tankta görevli 4 askerin, "insan" olan bu çocukların, korkularıyla, kavglarıyla, sakin kalamayışlarıyla ve en önemlisi o daracık tankın içine sıkışmışlıklarıyla hayatta kalmaya çalışmalarına değiniyor. Tanka yeni atanan Shmulik daha ilk görevinde hepsi acemi olan arkadaşlarının da gergin olduğu bir gece geçirir ve ardından israilin lübnan topraklarına girişinde görev alırlar. Nişancı olan genç asker tetiği çekmek de zorlanmaktadır. idam fermanını yazmadığı halde cellat olması istenmiştir. Masum insanların celledı.

Yigal, Asi, Herzel ve Shmulik. Birer piyon olarak gösteriliyor bize. Dışardan bakınca onlar piyon (katil). Ama içerden bakınca (kastedilen tankın içidir) hepsi korkak çocuklar. Savaştan ölesiye korkuyor, en kolay görev olan St. Tropez kasabasını temizleme görevini tamamlamadan ailelerinin yanına dönmeyi düşünüyorlar. Savaşmak, birinin ölümüne sebep olmak istemiyorlar. Kavgacı Herzel de ana kuzusu Yigal de evi düşünür. Shmulik tetiği çekememesi meşru kılmak için Asi'ye "neden nişan aldığım hedefin tetiğini sen çekmiyorsun" diyor. Asi ise komutanı olduğu tanktaki hiyerarşik pozisyonunu korumakla, insancıl davranmak arasında sıkışıyor. Bu kadar az söz, mekan kullanımına rağmen her 4 karakter de derinlemesine ve başarılı bir şekilde resmediliyor.

Yönetmen filme pek çok farklı şey katmış. Öncelikle Dışarıyı gösterdiği her ana tankın dürbününden tanık oluyoruz. Bu o anlarda belgeselvari bir hava yaratıp, rahat bir açı vermeyerek bizi de tankın içine sokmasıyla sonuçlanıyor. Klostrofobik ortam bir şekilde bizi de hapsediyor, hatta yer yer nefes almamızı bile engelliyor. Bu kamera oyunu daha sonra (nişancı dürbünü olduğu için) hedef de gösteriyor. Burada hedef olanlar da olması gerektiğini düşündüklerimiz de hedefi hedef haline getirenler* de var. Doğru yanlış hedefler. Düşmana saldırmazken, masum birini hedef alabiliyor. Yer yer içimizden geçtiği üzere İsrail askerini hedef alabiliyor (her an patlar kaygısı yaratarak). Hiç çekinmeden ölülere bakabiliyor. Onların yanında anlamsız soğukkanlılıkla oturan yaşayanlara, ailesini kızın kaybetmiş çıplak bir kadına nişan alıyor. Namlunun (kameranın) ucunda hiç olmayacak bir an ve yerde Paris, Londra hedef oluyor.(bkz:hedef*). İkiz Kule'ler afişinin önüne park eden Phalangalistleri gösterirek kulelerin de hedef olduğunu gösteriyor. Kamera çok yönlü çok acımasız ve çıplak. Kamera dışarı da bir silah.

Sonuç olarak kamerası ve karakterleriyle savaşın çıplak yönünü gösteriyor film. Sert bir şekilde gösteriyor ve ekliyor "bu en kolay görevdi". Savaşın sonrasını varın siz düşünün.
Filmin açılış sekansında görünen ayçiçek tarlasını filmin sonunda afişteki haliyle içinde tank varken görüyoruz. Abestle iştigal bu durum savaşın gereksizliğine sert bir gönderme kanımca.

Not: Filmin çıkış noktası da bu afiş ayrıca. Tüm hikaye bu sahneyi gören yönetmen tarafından yaratılmış. Bazen tek kare yetiyor demek ki bir şeyleri anlatmaya (anlamaya)

8.5/10

07 Nisan 2010

Madeo

unut. hatırlamak neye yarar ki! *

bu koreliler suç filmi çekiyorsa izleyecen hacı.
oldboy, bittersweat life, the chaser ve şimdi de mother.

daha önce the host ve memories of murder filmleriyle tanınan koreli yönetmen joon ho bong yine koreden beklenmeyen bir filmle çıkıyor karşımıza. aslında artık bekliyoruz böyle şeyler kore sinamasından. ama her seferinde bir önceki filmin üstüne birşeyler ekleyen biri çıkıyor ne mutlu ki bize.

filmin konusu şöyle : bir cinayet sonrası tutuklanan (hafif) zihinsel özürlü oğlunu kurtarmak ve masumiyetini ispatlamak için çırpınan ve polis gibi araştırma yapan bir anneyi anlatıyor. oğlunun cinayeti işlemediğine inanan bu kadın araştırması sonucunda pek çok şeyle karşılaşıp daha derine inmeyi başarabilecek (mi). düşünülenin aksine klişeyi kırarak yapacak hem de herşeyi. bir anneden beklenmeyecek tarzda. aslında fazlasıyla bir anne gibi yapacak. acemice. içgüdüsel. oğul sevgisiyle tükenmez bir enerjiyle.

Öncelikle türündeki filmler gibi intikam, yalanlar ve unutmak üzerine bir film var karşımızda. rahat durmuyor. saldırıyor sürekli anneyle birlikte herşeye. kendine ve bize bile.

kadın oyuncu hye ja kim'in performansı ise görülmeyi hak ediyor gerçekten. acı çekiyor, ağlıyor, hırslanıyor, sinirleniyor, şaşırıyor ve en önemlisi unutuyor. bunların hepsini de net bir şekilde yansıtıyor bize.

iyi bir film mother. izlerken sıkmayan, seyircinin merakını arttıran ve klişeleri kırarak devam eden bir film. hele filmde bazı sahnelerde (son otobüs sahnesi başta olmak üzere ki sanırım o sahnenin tamamına aşık oldum) görüntü yönetimi ve yaratılan kompozisyon fazlasıyla etkileyici.

8,5/10
* filmin ana teması başlıkla alakalı olmayabilir. olabilir de.

21 Mart 2010

Fish Tank

Life is unfair, kill yourself or get over it
İlk bakışta klasik bir ingiliz filmi gibi duruyor. Aslında öyle de.

15 yşındaki Mia'nın hayatı annesinin eve yeni erkek arkadaşını getirmesiyle değişir. Aslında değişmesi gerken bir hayatı vardır Mia'nın. Bizim "Hayat" a benzer az buz. Banliyöde yoklukla yaşayan ve mutsuz olan Mia dans eder içki içer ama çıkışı bulamaz bir türlü.

Bakışı kamerası sadeliğiyle fazlasıyla Ken Loach'ı andıran bir film. It's a free world benzeri bir yapısı var. Ama Michaesl Fassbander ve başroldeki Katie Jarvis'in iyi oyunculukları da eklenince iyi bir film çıkıyor ortaya.

Cannes'da Thirst ile jüri ödülünü paylaşmaları da tesadüf değil zaten.

İzlenesi bir avrupa filmi.

09 Mayıs 2009

Zift


Zift, işlemediği bir suç için 12 yıl hapiste yatan ve buradan çıkar çıkmaz uğruna cinayet işlenen elmas için kaçırılıp işkence edilen Moth'un hikayesini anlatıyor.
İstanbul Film Festivalinde gösterilen ve benim izlediğim ilk Bulgar filmi olan Zift, siyah beyaz oluşunu stilize bir görsellik haline getirmiş ve bunu yükseliş ve inişleriyle iyi ayarlayan bir aksiyon filmi. (Evet Anıl; stilize şiddeti seviyorum. liboş demokratlar gibiyim)
Vladamir Todorov'un kitabından uyarlanan film Moth'u çilesini bize sevdirmeyi başarmış görünüyor.

8/10

20 Nisan 2009

Revanche

Fahişe, Hırsız, Polis ve Karısı


Anteres'in yönetmeninden oldukça başarılı bir film daha. Hatta daha iyi. Avusturyalı yönetmen Götz Spielmann 2008 yapımı Yabancı Film Oscar adayı filmiyle, son dönemde izlediğim en iyi filmlerden birine imza atmış. 

Öyle şaşalı, gösterişli değil. Sade, akıcı ve seyirciyi etkileyen bir film Revanche. Kaderlerinden kaçamayan iki aşığın trajik hikayesi. 

Genelevde çalışan Tamara ile Alex aşıklardır ve kaçmayı planlarlar. Kaçtıktan hemen sonra yeni bir hayata başlamak için bir banka soygunu yaparlar. Ancak kaçarken bir polis Tamara'yı vurur ve öldürür. Alex dedesinin çiftliğine kaçar ama içi öfkeyle dolmuştur. Tesadüfen dedesini ziyarete gelen bir kadının ise Tamara'yı öldüren polisin karısı olduğunu öğrenir. Polisin mutsuz karısıyla da aralarında gizli biri ilişki başlar.

Film tam anlamıyla iki bölüme ayrılmış denebilir. Birinci bölüm Tamara'nın ölümüne kadar, geleceğe ait umutlarla dolu ve şehirde geçerken, ikinci bölüm çiftlikte ve daha çok intikam ve karanlıkla dolu. 

İkinci bölümdeki itiraflar, aldatmalar, günah çıkarmalar oldukça farklı kombinasyonlarda vücut buluyor. Dar alanda az kişiyle garip paslaşmalar mevcut. Ama psikolijik olarak karakterlerin işlenişi ve aktarılışı çok başarılı. Orta Avrupa'nın insan davranışlarının iyi bir özeti. Johannes Krisch ise Alex rolünde mükemmel.  Büyükbaba karekterinin nötralize eden yapısını da unutmamak lazım. 

Filmin adı iki şekilde Türkçeleştirilebilir. Revenge : intikam  ya da Revanche : ikinci şans.
Filmin sonunda herkes için her ikisi de geçerli. Hangisinin doğru olduğu ve daha çok etkilediği önemli.

Götz Spielmann'in senaryosunu da yazdığı filmin ışık kullanımı, kamerası, ses ve oyuncu yönetimi oldukça başarılı. Öyleki film başkasının ellerinden çıksa,  şiir gibi duramazdı.
9/10


19 Nisan 2009

The Class

Cannes'da Altın Palmiye almış bir film "Entre Les Murs"

Batının herhangi bir ülkesinde orta ve altı gelirli kişilerin yaşadığı bir mahalledeki bir okulun bir sınıfı. Heryerde olabilicek türden bir öğretmen öğrenci karmaşası. 

Tüm iyi niyetiyle, yaşıtlarının gerisinde ilgi ve çalışma azmine sahip, Paris varoşlarından gelen çocuklari eğitmeye çalışan Fronçois yer yer çileden çıksa da konuşarak ve onları anlamaya çalışarak işlerin üstesinden gelebilceğini düşünmektedir. Tüm çabası bunun üzerinedir. Fazlasıyla profesyonel de denebilir. Ama açık ve gayretli bir öğretmendir.
Sınıf ise genelde göçmenlerden oluşan ve derslere hiç ilgi duymayan 8. sınıf öğrencileridir. Aslında bakınca tipik bir öğretmen öğrenci ilişkisi gibi geliyor. 

Ama filmin en büyük özelliği alt metin zenginliği,eleştirileri. eğitim sistemi, göçmenlerin durumu, ceza yönetmeliği. Film çok satan bir kitaptan uyarlama. Kitabın yazarı François Bégaudeau aynı zamanda filmin de başrol oyuncusu. Film için oyunculuk çalışmış. 

Filmde öğretmenin kendine taktığını düşünen bir Arap kız, zeki ama hırçın bir Afrikalı, akıllı ama alçakgönüllü bir Çinli göze batarken nerdeyse tüm karakterlele de tanışıyoruz. Evet herkesin kendi ülkesinin insanı gibi davranıyor. 

Filmin bence en önemli farkı okul dışında kimseyi ve hayatlarına tanık olmamamız. Ne öğretmenler ne çocuklar. Sadece bir iki kelimeyle çocukların anlattıkları. Ama biz sadece sınıfın içinde olanları biliyoruz. Dışarısı bizi ilgilendirmiyor. Öğretmenin tamamen bir profosyonel gibi davranmasının ve bizim onu öyle algılamamız belki de en önemli sebebi bu. Sadece Fransızca öğretmeye çalışan bir öğretmen. Diğer öğretmenlerin tepkilerine bile tepkisiz. Sadece çocukların yanında ve ceza sistemine karşı. Belki gay, belki pasifist. Ama emin değiliz. 

Umutla başlayan bir yıl nasıl tamamlanabilir ki? umduklarınız ve başında belirlediğiniz stratejiler ne kadar işe yarar. Belki hiç. Belki siz değişirsiniz. Belki çocuklar. Ama çocukların ki düşük bir ihtimal. Yoksa sıradan bir sınıfı adam eden, süper öğretmen filmi olurdu The Class. ama öyle değil. Sade ve gerçekçi. Oldukça iyi. 


Not: O çocuklar bence aptal. Bu kadar saçma sorular, bir şeyi anlamamk nedir ya! Avusturyalı ne demek diye sorumu olur? Kınıyorum Fransız eğitim sistemini. 

8,5/10


18 Nisan 2009

Absurdistan


Türkiye'de geçen bir haber üzerine yazılan bir senaryo. Alman bir yönetmen, Rus yapımcı, Azerbaycan'da çekilen film. Gerçekten absürd bir kombinasyon. Ama keyifli bir film. Tahminen festivalin en keyiflilerinden.

Köyün erkekleri o kadar tembeldir ki köye su getiren boruları tamir etmezler ve susuz kalan köy kadınları bunun üzerine kocalarına seks yasağı koyar. Genç Temelko ise sevgilisi Aya ile birlikte olmak için bir hafta içinde yıldızların ön gördüğü şekilde yıkanıp sevişmelidir. Yani erkekler kadınların peşinde, kadınlar suyun. 

Kovboy oluveren kadınlar ve bir iki istasnai durum olmasa çok da absürdistan gibi değil,  türkiyeye benziyor. Ya da biz fazla Absürd bir ülkeyiz ki film bana normal geldi.
7/10

Lake Tahoe


Lake Tahoe'da benim sevdiğim herşey var aslında. Hareketsiz kamera, uzun sekans, az diyalog, sadelik. Bunların hepsi var ama Tahoe Gölü yok. 

Bir çocuk araba kazası yapınca onu tamir ettirmek için uğraşır ve etraftaki 3-4 kişiyle tanışır. Aslında onlara mecbur kalır. Her biri de ayrı ayrı karşıdaki çok sallamayan, garip isteklerde bulunan ama iyi insanlardır. 

Arabasını tamir ettirmesi ya da ettirememsi bir ara Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği'ndeki yemek yeme olayına benzeyecek diye korksam da toparladı  :)

Film gerçekten kötü diyemeyeceğim bir film. Ama bir şaheser de değil. Festivalde pas geçilebilcek filmlerden zannımca. Meksikalı yönetmen Fernando Eimbcke daha iyi filmlere imza atacaktır. Kullandığı imajlar göndermeler oldukça da başarılı. 

7/10

14 Nisan 2009

Let the Right One In

Near Dark benim için neyse, Let the Right One In de odur.



Let the Right One In yani Låt den rätte komma in son dönemin en başarılı gerilim filmi.  İsveç yapımı film, insanın içine işleyen bir sadelik ve güzellikte. Samimi. En önemlisi yavaş. Sindirilecek kadar yavaş. Bir gerilim-korku filminden pek beklenecek şey belki de. Sıcak. Sade. Yavaş. Soğukkanlı varlıklardan beklenmeyecek kadar belki de. 

12 yaşındaki Oscar ve Eli bir kış günü karların arasındaki oyun parkında karşılaşır ve tanışırlar. Oscar annesiyle yaşayan ama oldukça yalzılık çeken bir çocuk. Arkadaşı yok. Genelde tek başına takılıyor. Okulda buna musallat olan serseriler de hayatı çekilmez için tuz biber olmuştur. Eli ise muammadır. Küçük ama olgundur. Sessiz. Çıplak ayaklarıyla buz gibi havaya aldırmaz. İncecik bir elbise. Sadece akşamları Oscar'ın yanına giden Eli.

Sonra garip cinayetler olur. Sarı bantla çevrelenmiş sahneye yaklaşan kameraya bir uyarı niteliğindeki bantı dikkate almayarak lacakları kabul ettik. Kameranın yakın oluşu bizi de içine soktu filmin. Aynı şey karrakterler için de geçerli. Yavaş ve özenli işlenmişler. Bize yabancı kalmıyorlar. 

Küçük kız Lina Leandersson gerçekten etkileyici bir sadelik ve olgunlukla oynuyor. Oscar'ı canlandrıan Kåre Hedebrant'ın oyunculuğu da kesinlikle başarılı. İkilinin yalnız ve sessiz sahneleri pek çok profosyonelin altından kalkamayacağı ustalıkta. İkilinin karda parktaki karşılaşmaları Rubik Kübün olduğu ve beraber uyudkları sahne gerçekten çok başarılı. Yatak sahnesi gerçekten duygusal. 

John Ajvide Lindqvist'in çok satan kitabından uyarlanan film, senaryosu yönetimi ve oyunculuklarıyla bütün olarak başarılı. Özelikle bunun bir vampir filmi olduğunu düşünürsek yavaş ve güzel oluşuyla tadından yenmez hale gelmiş durumda. 

Kesinlikle tavsiye edilesi. Festivalde de gösterilen filmi mutlaka izleyin. 
8,5/10

13 Nisan 2009

Somers Town

Shane Meadow önceki filmleri Dead Man Shoes ve This is England ile iyi yolda olduğunu belli etmişti. Ama Somers town gerçekten önceki filmlerinden farklı durmakla beraber oldukça başarılı.

İngilterenin kuzyinden tek başına Londro'ya gelen Tomo ve musallat olduğu Polonya göçmeni Marek'in kısacık hikayesi Somers Town. Tabi bir de filme Jules et Jim havası katan Fransız kız.

Evinden sebepsizce kaçan Tomo Londra'ya iner inmez soyulur ve beş parasız kalır. Tesadüfen karşılaştığı Marek'e laf sokarken tanışır ve arkadaş olurlar. Zorla Marek'in evinde kalır Tomo. Birlikte içerler, aynı kızı birlikte tavlamaya çalışırlar. dost olurlar. Zaten Tomo herkesle iyi anlaşan biridir. Zira trende ilk gün tanıştığı kadın niye ona yemek yedirip para verdin. Çünkü Tomo zıpır olsa da herkesle anlaşmayı becerecek kadar sosyal yönü kuvvetli. Zaten fazlasıyla cesur herşeye karşıda. 

This is England'da kırılgan bir çocuk olan Thomas Thurgoose bu filmde kendine güvenen, umarsız bir çocuk.Oldukça da iyi bir performans.  Zaten bu da ikinci kez bir Truffout göndermesi sanırım. 400 Darbeden fırlamışa benziyor. Filmin siyah beyaz oluşu da üçüncü benzerlik. Aferim bana.

Oldukça başarılı bir senaryo. Kaçışlardan kaçmaların sebeplerini gösterecek kadar derinlikli. Alt metnini dolduracak kadar zengin. Göçmen bir aileyi oldukça net anlatacak kadar iyi çalışılmış.Gayliğe hafif bir dokunuş. Ve ingilizce bilmeyen Marek'in Arsenal formasında yazan "Terry Henry".

Ama bir sahne akıldan çıkmaz. İzleyen bilir. İzleyecek olan hemen anlar. Başrolde Tomo ve kıyafetleri var tabiki. 

Shane Meadows'un siyah beyaz high defination kamerası da gerçekten göz dolduruyor. Filme kaynak bulamayınca bir tren şirketinden destek almış Meadows. 

8/10

12 Nisan 2009

Il Divo

Il Divo hakkında bir önyaz okuduğumda filmin bir "The Godfather" tarzı bir mafya filmi sanmıştım.


Filmin başı garip bir şekilde Gomorra'ya benziyor. Engelleri kaldırmak için yapılan toplu temizlik. Film girişi ve devamıyla beni şaşırttı ama bu olumlu yöndeydi. 

90'ların başı Guilio Andreotti 7. kere başbakan koltuğunda ( sanırım yalnız ve güzel ülkem insanı buna şaşrımaz çok). Androtti kısa boyu garip kulakları sade espri anlayışının yanı sıra oldukça zeki bir adam. Ve bu adam Pön Savaşlarından beri İtalya'da olan her olaydan sorumlu tutuluyor. Lakapları arasında Paslanmaz, Ölümsüz, Kara Papa, Yeeraltından gelen adam, Kertenkele var. 47 yıldır koltuğundan herşeye müdahil olan ama arkasında hiç iz bırakmayan biri. Genelde de mafyayla olan ilişkileriyle gündeme gelmiş birisi. İşte filmde Büyük Mafya Davası öncesi Androttiyi gösteriyor bize.

Filmin başında Androtti'nin uykusuzluk çektiği ve migreni olduğunu öğreniyoruz.Doktorlar kendisine çok ömrü kalmadığını söylemişler. ancak o:"bana öleceiğimi söylediler ama hepsi benden önce öldü" diyor. Aslında bu filmin basit bir özeti gibi. Androtti ölümsüz. Androtti suçsuz. Suç işlemediği için değil tabi bu. Yakalnmadığı için suçsuz. 
Filmdeki karakterler abartılı şekilde karikatürize edilmişler. Gerçeklik hissi kaybolmalıymış gibi. Sanki gerçek olamazmış gibi. Gerçek Androtti'nin sahip olmadığı bazı takıntılı halleri de varmış gibi gösteriyor bize Sorrentino. Ama tüm günahlarını da ayaklarımızın önüne seriyor. Filmde papaz niçin sabahın köründe kiliseye geldiğini ama Tanrıyla konuşmayıp papaza günah çıkardığını sorunca Androtti: "Çünkü Tanrı veremez ama papazlar oy verebilir" diyor. 

Şaşırmayacağınız bir şey daha; filmin sonunda Androtti 26 farklı suçtan ki aralarında suikastlar, suç örgütü üyeliği, yasadışı bağlantılar kurmak da var, suçsuz bulunuyor. Androtti 1946'dan beri mecliste. 27 kere bakanlık yapmış 7 kere başbakan ve ömür boyu senatör olarak halen yola devam ediyor. 

Film kesinlikle politik bir taşlama. Ama filmin ağır dili ve kalabalık karakter kadrosu yorucu gelebilir. Anlaşılması ve sindirilmesi zor. Filmden önce bazı detayların bilinmesi şart. Hele ki filmi ingilizce izleyecekseniz, yapmayın. Biraz daha bekleyin derim. 

8/10

İşte size gerçek Andreotti


10 Nisan 2009

Tyson

Tyson'ın kısaca hayat hikayesi şöyle:
Tyson'ı muhtemelen saplanacağı suç batağından antrönörü olan ve daha sonra onu evlatlık edinen Cus D'Amato çıkardı. Tyson ilk 19 profosyonel maçını kazandı ve Dünya tarihinde ağır sıklet boks şampiyonu ünvanını alan en geç kişi oldu. Aktris Robin Givens ile evlenip boşandı. Sonra bir tecavüz suçundan hapis yattı. Burada islamla tanıştı. Hapisten çıkınca eski günlerini aradı ama en çok Evander Holyfield ile "kulak ısırmalı" maçı akıllarda kaldı. 2003'te borç batağına battı. 2005 de son iki maç yapıp emekli oldu.

Film için yapılan röportojda Tyson: Film bir Yunan trajedyası gibi duruyor. Tek sorun ise konunun "ben" olması, diyor. Film tanıdık bir anlatıcıyla sokaklarda büyümüş hırçın çocuğun dünya şampiyonu oluşunu ve sonrasını anlatıyor. 

Babasının olmayışına bağlanan bir hırçınlık. Antrönürünün babalık yapması. Onun ölümü. Uzman yorumları ya da yargılamalar yok, sadece Tyson'ın hayatının ikili dramatikliğine dikkat çekiyor film. 
Toback'ın klostrofobik atmosferi etkileyici. Bazen çoklu sahne ve ses kullanışı Tyson'ın bölünmüşlüklerini bazen korkutucu bilinçli hallerini ve bazen de gizemli yanlarını çok net gösteriyor. Film oldukça sade çekilmiş. Bitince hiç de büyüleyici bir hayatı görmüş olmuyoruz. 

Filmi görünce Muhammed Ali ile kıyaslama kaçınılmaz. Ali 2-3 kere filme çekildi hali hazırda. Ali şiirselliği, zihinsel ve fiziksel gücüyle Black Power ve Panterler adına gibi duran yapısının yanı sıra, Tyson'ın hikayesi daha çok " her koyun kendi bacağından asılır" gibi duruyor. Sloganı da "yenilgiyi kabul etme"!!

Filmde iki Tyson var. Birinde hayvanca dövüşen diğerindeyse sakince ve beklenmeyen bir kibarlılıkla kendinden bahseden.  Ayrıca süper kaslı admadan hafif iskeletimsi hal alan Tyson. Önüne gelen herkesi yeneceğini bilen adamdan şimdi sakin durgun kalan adam. Eskiden yumruklarının hızına şimdi ancak dili ulaşabiliyor. Şaşrıtıcı hızla konuşmaya başlayan Tyson olmuş. 

Yönetmen James Toback da iyi iş kotarmış. Değişik. İyi bir belgesel isteyenlere. 
7,5/10


22 Mart 2009

Devrim Yolunda Sıkılan Her Mermi Mübahdır

Makyavel'in Prens'ini okuyorum. Politik liderin nasıl olması gerektiğini anlatan 1500'lerde yazılmış bir kitap. Bir hükümdar olarak yapman gerekeni sürekli tekrarlamış : Amaç için her yol mübahdır.



60'lı 70'li yıllarda Almanya'da terörist saldıralar yapan bir örgütün tarihçesiyle karşı karşıyayız. 
Kornolojik bir belgesel havasında geçiyor film. Örgütün liderleri Andreas Baader ve Ulrike Meinhof ön planda bahsi geçenler. 

Baader asi, sert bir adam ve devrim ateşiyle yanıp tutuşuyor. Meinhof ise bilinen bir gazetecidir ve devrim yazıları yazmakta televizyonlarda konuşmaktadır. Yani Baader icraati Meinhof ise ideoloji körüklemeye çalışırlar. Tabi bir de gudrun ensslin var. Baarder'in sevgilisi ve örgütün ateşli savunucusu. Meinhof ile çatışıyor ve onun yazılarını değiştirip yeterince iyi bir devrimci olmamkla suçluyor. Manken gibi bir kız. Abartılmış bir güzellik. 

Film stefan aust'un kitabından uyarlama. Karakterlerin ve olayların incelenmesi gibi duran bir senaryo. Ne var senaryoda. İranı Şahını protesto eden bir topluluğa saldıran şah yandaşları ve onları destekleyen polis örgütü kışkırtmış oluyor. Bir öğrencinin ölümü ve kızıl lider rudi dutschke'nin vurulması buna ön ayak sağlıyor. Bunun üzerine örgüt harekete geçiyor. İlk 20 dakika da bombalama, adam kaçırma, hapisten kaçma gibi bolca aksiyon görüyoruz.  Asıl gayeleri ve rahatsızlıkları Amerikanın Vietnama girmesi, İsrailin Filistini işgali gibi şeyler gibi duruyor. Yani global bir rahatsızlıkları var. Ürdüne gidip gerilla eğitimi alıyorlar. Dayanamayıp geri dönüyorlar. Burada iç çekişmeler başlarken yüce İstihbarat şefinin orta yol bulmaya çalışan aklı selim tavırlarını görüyoruz.  Sonra nerde kırılıyoruz? Amerikan Konsolosluklarına saldıranlar yakalanıyor hapse atılıyorlar. Baskınlarla tutuklanıyor geri kalanlar. Hapse atılanları kurtarmak için çeşitli saldırılar düzenleyen 2. ve 3. nesil üyeler. Bunu kınıyor içerdeki liderler. Uzayıp giden mahkemeler. Kaçırılan uçağa rağmen serbest bırakılmayınca hapiste intihar eden teröristler. Ama senaryo kimin neden bunları yaptığını yaşadığını anlatamıyor. Sadece devrim için sıkılan kurşunlardan bolca gösteriyor. 

Film bambaşka eleştiriler almış. Bir kesim aynı Waltz and Bashir gibi en azından bize olayları hatırlattı, eleştiren tarafları var. Almanya hükümetinin yanlış tutumlarını gösteriyor diyor. Bir kesim ise şiddetle filme karşı. Örgüt üyelerini adam öldüren, basit sebeplerle eylem yapan(Meinhof eşi kendini aldattığı için evden kaçınca daha aktif rollere bürünüyor mesela), kendi içinde çatışan, ne yaptığını tam da bilmeyen bir topluluk olarak göstermekle ve hapishane şartlarının ve hükümetin halk üzerindeki baskısının hiç anlatılmadığı ve yine yapılan eylemleri bu nedenle anlamsızlaştırdığından bahsediliyor. unutmamak gerekir ki Baader Meinhof o dönemde her dört Almandan birini inandırmayı başarmış ve destek toplamışlardır. Ve hükümet baskısı da çok açık şekilde ortada.

Ben filmi olaylardan haberdar olmayan cahil biri olarak izledim. Bu haliyle filme alınması bile başlı başına cesurca bir hareket olarak göründü bana. Ama sanki hükümeti çok da suçlamayan, örgütü kanlı saldırılar yapan bir avuç grup gibi gösteren yapısı rahatsız edici. Abartılı karekter gelgitleri gerçek dışı. Hatta olup olmadığından kesin emin olunmayan hatta bazılarının kurgu olduğu açıklanmış sahneler belgesel niteliğinde bir film için abartılı. Meinhof ile Gudrun'un saç başa kavgası gibi. Genç ne yaptığını bilmeyen, neden eyleme geçmeye karar verdiği belli değil. Grup sanki mankenler topluluğu gibi pozlar veriyor ve hepsi cool. Buna rağmen oyunculuklar oldukça iyi. Yani aksayan senaryo. Bu oldukça aşikar. Bir devrim filmi değil. Sadece satmaya çalışan bir film gibi duran anları var. Patlamalarla dolu bir hollywood filmini andırıyor. ideolijiden oldukça uzaklaşıyoruz. Aceleye getirilen pek çok durum ve görüş var gibi duruyor.  Ayrıca manken kızımız Gudrun Ensslin filmin baş kahramnı olmuş desek yanılmayız. Filmin adına dahil olmasa da en etkili karakter olarak öne sürülmesi garip. 



Filmin uzun süresinde daha rahat anlatılabilicek Almanya için özellikle önemli bu yapıt insana bir şeyler hatırlatırken sanki film satsın diye bazı değişiklikler yapmışa benziyor. Bu da rahatsız edici. Biz teröristleri severiz. Onları anlamak isteriz film izlerken. Zaten hesapları kesilmiş cellatları tarafından. Biz onların anısını yaşatmak ve hatırlamak için izliyoruz gibi geliyor bana. Ama yapımcıların para kazanmak için göürşü belli : Amaca giden yolda her yol mübahdır. 

7/10

Not : Yukardaki afiş örgüt üyelerini yakalamak için ülkeye dağıtılan afiş. Her bir üyenin başına 10000 mark ödül konmuş. Vahşi Batı Almanya.

05 Mart 2009

Sonsuz Liste




Ne keyifli filmmiş. Ne güzel bir şarkı listesiymiş. 
Gerçekten sevgiliyle otur izle. 
Ben sevgiliyle izlemedim ama yanımdaki çift oldukça keyifli gibiydi.
Herkesin seveceği bir film. 

Filmin müzikleri de oldukça keyifli. Bir Garden State OST gibi yeni gruplar yaratabilir.



16 Şubat 2009

Synecdoche, New York



2008 yılında Cannes'da yarışan 
Synecdoche, New York sanırım sinemalarımıza gelmeden bilgisayarlarımıza düşecek. Pardon dvd'sini alacağız Amozondan.

Sabırsızlıkla beklediğimiz film 10 Mart'ta satışa çıkıyor. İlgilenenlere duyurulur. 





Filmin yönetmeni Kaufman bir röportajında: "Bir açıdan duygusal ve eğlenceli, ama başka bir açıdan da oldukça hüzünlü. Umarım düşüncelerinizi kışkırtmayı başarırım." diyor. Bence bunu başaracağından hiç şüphem yok.
"204 sahne vardı ve bunları 45 günde çektik." ki film sadece 2 saat. " Berbat bir deneyimdi: heyecanlandırıcı, can sıkıcı, uzun ve kısa."  Ama filmin bittiğine oldukça memnunmuş. Acaba yazdığı güzelim senaryolar kesilirken nasıl hissetmişti diye merak ettim. Ama anlaşılan kendisi keserken daha çok zorlanmış. 



Merak edenlere --> Sinekdos: bir nesneyi parcasiyla ifade etme, tanimlama.



  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP