19 Kasım 2011

Hesher

Sırf Motorhead çaldığı için bile izlenilebilir. Ya da Natali için.



çok şey neden beklendiğini anlamıyorum bu filmden?
tamam kadrosu iyi. hikaye ilk etapta afişiyle bile dikkat çekici. ama elindekiyle yetinmeyi anlatan bir film izleyip de fazlasını beklemek hata. lan zaten ne sıkıntı çektiysek çok şey beklediğimizden çektik. ben bu filmi kendi kafasıyla değerlendiriyor ve beğeniyorum. herşey ortada. dürüst, eğlenceli, hüzünlü ve güzel.  izlenilesi. zaten burada herşey izlenilesi ama olsun.


12 Kasım 2011

Drive



refn arabanın direksiyonuna oturmuş sakin bir psikopat gibi arabayı üzerimize sürüyor. biz de fardan gözleri kamaşan tavşan gibi bakakalıyoruz.






Fast Five



araba filminden çok suç filmi gibi. biraz ocean eleven gibi.


ama serinin eskilerinden daha iyi kesinlikle.


İlk defa geçmiş anlatılıyor. eksik parçalar tamamlanıyor. tamam yine uçan arabalar var ama arabayla bile yapamadıkları şeyler de var. yani eğlenceli iki saat için ideal.   bana iyi geldi buralarda en azından  :)

25 Ekim 2011

tambien la lluvia




film pek çok konuya değinerek bol çeşitli bir yemek sunuyor izleyiciye. ama bu herşeyin birbirine girdii bir türlü değil. her şeyin dozunun ince şekilde ayarlandığı gösterişsiz ama lezzetli bir yemek gibi.

öncelikle film endüstrisi ve kapitalizm (yabancı şirketler ve yönetimler) eleştiriliyor. insanların suyunun satılması elinden alınmasına değiniliyor. hatta yağmurlarını bile alışları.

sonra amerikanın keşfindeki vahşet çekilen film olması dolayısıyla bizlere anlatılıyor. burada güzel olan ise pek çok sahnede o filmi izlememiz. dışardan izlediğimiz kadar o çekilen filmi de görebilmemiz.

filmin başındaki yapımcı ile yönetmenin farklı tutumlarının filmin sonunda tersine dönmesi çok manidar. dakiklar geçtikçe açılıp kendini buluyor film ve amacına yavaş yavaş ulaşıyor.


edit: filmi ken loach çekse şaşırmazdım sanırım. paul liverty varlığını gerçekten hissettiriyor.

23 Ekim 2011

Transformers 3

Çizgi film hatrına ne kadar katlanılır bilmiyorum


Önceki filmlerden uzun. Öncekilerden daha fazla insancıl. Daha belirgin ve dayanılır dövüş (savaş) sahneleri. Üstelik Otobotların tarihine az da olsa değinişi hoş. Ama bence çizgi film hatrına çektiğimiz çile yeter. Transformers rafa kaldırılmıştır. Bir daha izlenmesine gerek yok. Biraz sert gibi oldu yazı. Zaten izlemeye niyetim yoktu ama yoklukta bunu izledim. Bu bile izlenmez. Saygılar sevgiler.
Ayın karanlık yüzünün filme hiç yansımamış olması ise iyice enteresan.


17 Ekim 2011

Avatar : Son Hava Bükücü

Çizgi serisini izliyordum ve çok seviyordum.



ama film beklenitleri kesinlikle karşılamıyor. ne eğlenceli oluyor ne hareketli. Özellikle o sempatiklik filmde iyice yok olmuş durumda. Serinin ilk filmi olduğunu ve devamının geleceğini ancak film bitince üzülerek fark ettim. Çocuğunuz yoksa tavsiye edilmez. Zaten bu film hakkında bu kadar geriden yazınca izlemeyenlerin izleyeceğini de sanmam.

Saygılar.

13 Ekim 2011

Drive

Bugün doğumgünüm. Film izleyemezsem kahrolurum ama planlarım var. Bakalım. Ben yazamıyorum madem hazır yazılmış bir yazıyı paylaşayım sizle. Yıldıray'ın Drive hakkındaki yazısı. Dört gözle izlemeyi bekliyorum.





Drive:  Gerçek Bir Kahraman


80’ler ne kadar kötüydü diye söylenip dururken Nicolas Refn gibi adamlar gelir önünüze tokat gibi bir iş koyar ve afallarsınız. Danimarkalı yönetmen kökenlerinden gelen soğukluğu 80’lerin pastel ikonası üzerine o kadar güzel bir şekilde işlemiş ki görsel, işitsel ve duygusal olarak uzun ve güzel bir klip izliyor gibi hissediyorsunuz.
Kahramanımız yani sürücümüz tam anlamıyla varoluşçu bir kimlikle karşımıza çıkıyor. 60’lı yılların Eastwood’u, Delon’u. 70’lerin McQueen’ine benzer bir şekilde geçmişi ve hikayesi gizli; derisinin altında belirsiz ama güçlü bir duygu taşıyan tamamen varoluşsal bir karakter. Ryan Gosling oyunculuğunun minimalist sınırlarından nadide parçalar sergiliyor rolünde.  B Side ve Noir filmleri arasına sıkışmış, duygularını ve hayatını da beraberinde sıkıştırmış sürücümüz aksiyon-macera filmleri için çokça biçilmiş kaftanına başka türlü giriyor. Geceleri soyguncu, gündüzlerin yarısında tamirci diğer kısmında filmlerin araba sahnelerinde profesyonel dublör olarak çalışan “driver” fazla konuşmadan işini halleden bir adam. Üzerinden çıkarmadığı akrep işlemeli ceketi ve donuk yüz ifadesi ile başka türlü bir le samourai.
Açılış sahnesi filmin bütününde oluşturacağı duygusal baraj için çok iyi bir örnek aslında. Yapılan soygunun başlangıcından staples center’da sonlanana kadar geçen sürede hız ve heyecan kullanılabilecek çokça alan mevcut. Oysa Refn sakin, ağır ve gerçekçi bir yol seçiyor kendisine. Sesi (ki günümüzde teknik anlamda usta yönetmenliğin fark detayı olarak görülmeye başlandı) harikulade kullanarak Cannes’da aldığı en iyi yönetmen ödülünün sebebini daha en baştan belli ediyor.
Ortalama bir izleyici için Transporter hikayesinin sıkıcı hali olarak görülebilir olduğunu kabul ediyorum. Fakat sinemayı zaman geçirmekten fazlası olarak görenlere soluk alacak derecede güçlü bir sinematografiye sahip. Işığın ve müziğin kullanımı, hiç kimsenin acelesi yokmuşçasına ağır hareket ettiği film, alt metninde günümüzün süratine, tüketimine, hafızasına ağır ağır sallıyor gibime geldi.
Gosling zaten tartışılmayacak yeteneğini karakter üzerinde yeterince sergiliyor. Kötü adamımız Ron Perlman ve 80’lere yakışan Albert Brooks kartonet karakterlerini hakkıyla çiziyor ve boyuyor. Carey Mulligan saflığı yansıtırken sade ve güzel görünüyor.
Drive birçok açıdan özellikle gelişme ve sonuç açısından 80’ler estetiği taşıyor. Öte yandan sinematografisi, zorlayıcılığı ve hikayenin psikolojik çatısına bakıldığında zamansız bir film demek daha doğru.
College feat. Electric Youth - A Real Hero filmin soundtrackinde yapbozun en gerekli parçasıymış gibi sırıtıyor. Gerçek bir kahraman. 80’lerden gelen, Camus dokunuşuna sahip varoluşsal bir kahraman. Bir gün uyanıp annesinin öldüğünü öğrenen ama hissettiği hiçbir duyguyu belli etmeyen bir karakter gibi. Yalnızca yapan. Bildiği en iyi şeyi yapan bir kahraman. Güzel bir film kahramanı.

Bu film aksiyon severler için yem gibi hazırlanmış olsa da gerçek bir sinemasever filmi. İzlenmeyi, üzerine yazılmayı hak ediyor.  Drive açılış fontlarından, müziğine, zaman algısına, geçtiği şehre kadar etiketler içinde gibi görünüyor olabilir. Buna aldanmamak lazım. Karşımızda gerçekten yönetmenlikten oyunculuğa kadar gerçek bir film var.

05 Ekim 2011

The Invention of Lying



Daha önce bu sayfada bu filmle ilgili görüşlerimi yazmıştım.
Tesadüfe bakın ki geçen hafta komutan "yalan" ve "etkilerini"  göstermek amaçlı cezalandırarak bize bu filmi tekrar izletti. Kendinden emin şekilde hiçbirinizin bilmediği bir film izletecem diye de ekledi.

Film için yeni bir şey demeyeceğim.  Din eleştirisi yapıldığını anlamayan 300 kişiyle izledim ama önemli değil. Yine de salonda olmak (ki gayet yüksek standartlı bir salondu) film izlemek çok güzel. Film kadar aradaki müzikler de etkiledi. Gerçekten doya doya müzik dinlemeyi özledim filmlerden çok.

Neyse atarsa 100   :))

26 Eylül 2011

Şafak Olmuş ConiMoni



O kadar ani bir kararla askere geldim ki nasıl oldu ve 50 gün geçti bilmiyorum. Evet askerlik kötü ve benim için her geçen gün daha kötü bir hal alıyor. Pişman olmama bir var.

Ama ocak sonunda tekrar özgür! olunca sizlerle buradan filmleri paylaşırız diye umuyorum.
Herkese ben yapamazken iyi seyirler (dramatizasyon vol.1)




25 Temmuz 2011

Microphone

crossing the bridge'in peşinden giden bir film.


mikrofon mısırın en büyük ikinci şehri iskendiriyede geçiyor. amerikadaki
eğitiminin ardından dönen kahramanımız ordaki işinin yanı sıra sokak
müzisyenleriyle ilgilenmeye başlar ve onlarla ilgili araştırmalar yapar.
belgesel çeken bir çift bulur ve yeraltı müzisyenleri üzerinden ülkesini ve hayatını
gözden geçirir. 
istanbul film festivalinde altın lale kazanmasına rağmen uzun süresi ve dağınık anlatımıyla beni çok mutlu etmedi açıkcası. yine de farklı müzikler için izlenebilir. 

19 Haziran 2011

The Hangover II

kıyaslama yapılmadan bu filmden bahsedilemez.
birinci daha iyiydi.




bu tabi benim kişisel görüşüm. zaten teknik verilerle konuşmak zor. zira
film eğlenceli yapısından başka bir şey vaadetmiyor. ama illa değinelim dersek bence oyuculuklar vasat ve bazı sahneler çok yapmacık.


bu sefer kafadarlar taylanda gidiyorlar ve yine düğünden bir gece alan sayesinde kendilerini kaybediyorlar. sonrası yine muammalarla dolu. hatırlanılmayan ve boku çıkmış bir gece ve kayıp bir genç (gelinin kardeşi) ve yine onu ararken aşılan sınırların fark edilmesi.

18 Haziran 2011

Kes



Not : Yazının tamamı için üstteki metine tıklayın.

17 Haziran 2011

Özel Tim 2




nasıl yaptımsa bu serinin ilk filmini ters okumuşum.

trop de elite 2 brezilyanın kenar mahallelerinden başlayarak tüm politikanın ve içinin çürümüşlüğüne sert bir tokat atıyor. bunu yaparken de kan akıtmaktan geri durmuyor.

özel tim komutanının bürokrasiye girişiyle işlerin iç yüzünü daha rahat görmesi ve ezeli düşmanı sosyalist aktivist vekille olayları ortaya çıkarmasını konu alıyor. tabi işleri bozulan politikacıların ve godaman polis şeflerinin pisliklerinin sınır tanımazlığı bol aksiyonla birlikte aktarılıyor.

uzun süresine rağmen sıkmayan bir film özel tim 2. izlenecekse hoolyywood aksiyonlarına tercih edilebilir.

7,5/10

Route Irish

"hayal kırıklığı değil öfke hissedin"


Irak Savaşının artık oturma odamızda olduğunu söyleyen yönetmen dünyanın her yerindeki ezilmiş tarafa eğilmeye devam ediyor. Daha önce İspanya iç savaşı ve Meksikalı göçmenleri konu olmuştu. Şimdi de ırak ve büyük şirketlerin para uğruna hayatları hiçe sayışını konu alıyor büyük usta.




Fergus kendisiyle birlikte Irak'a götürdüğü arkadaşının ölümünün ardından "yanlış zamanda yanlış yerde" olduğuna inanmaz ve araştırınca büyük şirketler ve insanlıktan nasibini almamış insanların hesabını kesmeye karar verir.




Film gerek kurgusu gerek hareket oranının yüksekliği ile farklı bir Loach filmi. Eleştiri dozu ise çoğundan yüksek. Ama klişeleri yıkan yapısı ile gönülleri fethediyor. Kendi ipini kendi çekecek kadar cesur adamların hikayesi.




Not: filmde tek dikkat çeken şey; Loach için fazla ölümün olması hatta bazı ölümleri bizim isteyecek hale gelmemiz ve bunların rasyonelleşmesi.









15 Haziran 2011

Source Code

beklentileri kesinlikle karşılamıyor.



2011'in beklenen filmleri listesindeydi ama beklediğim gibi çıkmadı.
vaadettiği gibi groundhog day, matrix, deja vu gibi filmleri referans alsa da onlardan özgün bir şey tam oalrak yaratamıyor maalesef. orta sınıf bir hollywood aksiyonu olailbiyor sadece.

duncan jones moon'daki gibi bireyin kolay harcanabilmesinin ne kadar kötü olduğunu ve herkesin biricik olduğuna değinmiş. genele bakmaya başlasa ve altmetni biraz daha doldursa iyi olacak gibi.

mantık hataları da cabası.
beyin kayıtları aracılığıyla soktukları asker elemanın gidip görmediği yerleri nasıl görüp öğreniyor. yani tuvaletin üstündeki havalandırmayı nasıl açıyor mesela.

6/10

My Name is Joe



joe tipik bir erkek. kaybetmeye mahkum olanlardan. o yüzden de bizden zaten. hayatında gerçek hatalar yapamasa da doğrulara ulaşamayan biri joe. çünkü kendini düşünmeyen biri.
kendini düşünmezsen kendi doğrularına ulaşamazsın joe.
hey joe! o kadınla ne yapıyorsun?
hey joe! o çocukla ne işin var?!
hey joe! gitmen gerek hemen!!
tek başına!!

8,5/10

27 Mayıs 2011

Post Mortem


ili'de pinoche darbesi öncesi ve ilk günlerini anlatan filmde asosyal morg görevlisi abimiz karşı komşusuna takıntılı şekilde vurgundur ve onunla görüşmeye çalışır. tam bir şeyler oalcak sanarken darbe oluverir ve ailesi komünist olan kız saklanmak zorunda kalır. morg görevlisi de onu saklar.

şimdi bu filmi en kötü anlatma şekliydi. ama film darbeyi öyle bir arka plana koyup takıntılı bir adamın hikayesini anlatıyorki bize bir an için afallamamak mümkün değil. ama sonra düşününce darbenin hayatlara nasıl malolduğunu görüyoruz (ya da ben çok pis kuruyorum). dünyaya tamamen tepkisizken kendisine varmayan kadını başkasının kollarında görürken bir yudum su verdiği için ve aldatıldığını düşündüğü için o kadını öldürüşü ve kapattığı kömürlüğün önüne bitmeyen bir hınçla eşyları yığışı devletin izlediği politikanın nerdeyse aynısı gibi geldi bana. ya da ben hiç jop yemedim.

16 Mayıs 2011

scream 4


Gerçek bir sinema şöleni!


Filmin kendi -yani korku kısmı- çok iyi mi bilemem. Çok sevmediğim için korku filmi izlemem. Vasat filmler olurlar genelde. Ama Wes Craven tekrardan koltuğa oturmuşsa ve benim doldurmam gereken 2 saatim varsa gidip izleyeyim dedim. Hiç pişman olmadım.

Öncelikle son zamanlarda en çok güldüğüm filmlerden olduğunu söyleyebilirim. Bu filmin sçama olmasıyla alakalı falan değil. Sürekli korku filmlerine, devam filmlerine, kendi filmlerine ve diğer pek çok filme sert göndermeleriyle beni koca salonda tek başıma kahkahalara boğdu.

Suspiria'dan tutun da Saw serisine, ölmeyen polis Bruce Willis'e kadar eğlence dozunu arttıran diyaloglar vardı. Oyunculuk performansları çok iyi değil belki ama amaç o da değil zaten. Şaşkınlık yaratmayı başaramayan ve belki biraz sünen sonu sıkıcı da olsa ben bu filmde eğlendim.

Çok kişinin tercih etmeyecek olmasını anlasam da şans verilirse değerlendirecek bir film bence.

7/10








12 Mayıs 2011

Flipped

Bu filme "Ay çok tatlı yaa!" diyecek kız sayısı çok fazla. Erkek sayısı da.


hani filmler vardır, ahım şahım değildir. gösteriş yoktur hatta eksik aksayan bölümleri vardır. karakterler betimlense de içine giremeyiz falan. normalde bunu da sevmeyiz. her şey kitabına uygun olsun isteriz.

aslında biz içimizi ısıtacak şeyleri seviyormuşuz ve soğuk bir filmden bu teknik zırvaları bekliyormuşuz. bu film istediği kadar aksasın ve hatta isterse net bir konu işlemesin. önemli değil. çünkü bu film insana güzellik, hoşgörü ve sevgi aşılıyor. sayesinde bir süre mutlu mutlu dolaşıyorsun. sonra seni mutlu eden bir şey olmadığını fark ediyorsun son zamanlarda. bu filme daha sıkı sarılıyorsun.

filmde çocukluk yıllarında karşılarına taşınan bryce'a ilk görüşte aşık olan julie'nin ilk gençliğine kadar ona olan tutkusu ve bryce'ın tepkilerini (tepkisizlik ya da kaçışları da denebilir) izliyoruz. Aslında bu haliyle klasik bir çocuk ya da aile filmi gibi duruyor. Ama Rob Reiner'in önemli katkısı olayları Rashomonvari bir havada her iki karekter açısından da sırayla anlatması.

Ayrıca böyle bir filmde Amerikan banliyö hayatını eleştirişi ise altm etni doldurmak açısından yararlı.

Seviglinizle alın izleyin efendim. Olmadı annenizle.

8/10

11 Mayıs 2011

I Soliti Ignoti

öncelikle inanılmaz eğlenceli bir film.


Birbirinden alakasız karakterlerin bir araya gelip bir soygun yapmaya çalışması ve sonrasında hayatlarının yine bambaşka yönlere savrulmasını anlatan bir film.

filmde çalışmanın kötülüğü üzerine dizilen sözlerden sonra aşık olmamak elde değilse de farklı konulardaki taşlamaları da gayet başarılı. yani alt metni doldurmuş demek doğru olacaktır.

bazı kurgusal hatalar olsa da (tek kadın soyguncunun ayrıldığı eski sevgilisi ölünce sebepsiz ortadan yok oluşu gibi) bazen kolaya kaçtığı düşünülse de oldukça eğlenceli (bu yıl en çok güldüğüm film açık ara) ve hareketli.

Şiddetle tavsiye edilir.

Not : Film her biri başka özelliğiyle soyguna katkı sağlayan adamlardan oluşmasıyla Ocean's Eleven'a öncülük yapar gibi. Bob Le Flambeur'un eğlencelisi gibi yani.

08 Mayıs 2011

Incendies



içinize düşürdüğü ateş köz olacağına her geçen saniye büyüyerek sizi sarar.
bu durumda ateşe sarılmak en iyisidir çünkü dünya ateşten çok daha fazla canınızı acıtacaktır.

Wild Target

Çok zamanın varsa







Son 2 ayın en sıkıntılı gününde izlenmiş bir film olarak kendisine saygım sonsuz. Öyle boktan bir ortamda bile izletti kendini. Elimde başka alternatif olmayışı etkiliydi belki.



Hareketli eğlenceli ama pek orjinal olmayan bir film. Bir seri katil, sahte tablo satılarak dolandırılınca tutulur. İşinin en iyisi olan katilimiz tabloyu satan kızı görünce birden değişiverir ve tersine bir kovalamaca başlar.



Renkli ve sıkıcı değilse de ancak bol zamanı olanlara göre bir film diyebilriim.


6.5/10


05 Mayıs 2011

Kaybedenler Kulübü




"kaybedenler kulübüne üye olmak pahalı bir şey, önce sahip olacaksınız sonra sahip olduklarınızı kullanmaya devam edecek ama öte yandan loser takılacaksınız, mesele bundan ibaret." *






özelliğini çözemediğimiz bir aşkın sebepsiz giriş ve çıkışı olsun, televizyon dizisi tadında -radyo konuşmaları hariç- replikler olsun, teknik olarak vasatı aşamayışı olsun ve en son atilla dorsay'ın bu filme 4 yıldız verişi ile sevilmesini anlamadığım filmdir. illa kaybeden birilerini arıyorsak piçi okumak daha yerinde olacaktır.

03 Mayıs 2011

Adjustment Bureau

Dark City'e benzetmeyeni dövüyollamış.



Valla Dark City'e benziyor. Yönetmen de zaten şapkalı abilerle bunu istiyor. Yani ortada gizli bir şey yok. Yeniden yapım olacak kadar benziyor. Ama bu sefer aşkı öyle bir yediriyor ki vay anam vay. Zaten bu yıllar süren aşk kovalacaması filmin sıkıcı yanı oluveriyor.


Matt Damon bu ara çok üretken. Sanırım tek artısı vasat altı filmlerde oynamaması. Ama ahım şahım 10 numara da deiller. Bu film de öyle. İzlemesen sıkıntısını hissetmezsin. Demek ki çok da iyi değilmiş :))


Aşk bir filmi kurtarmaya yetmiyor maalesef.

Zeitgeist : Moving Forward

Öncekiler gibi değil



Zeitgeist'i ilk izleyince insan masa başında bu denli iyi bir belgesel görmeyi ummadığından şaşırıyor. Oldukça güzel belgelerle de seyirciyi inandırabiliyor.


Bu üçüncü filmle ilgili ise ilk akılda kalan şey; uzun olması. Oldukça uzun hem de. Sistemin çürümüşlüğünü anlatırken alternatif bir projenin (Venus Project) ne kadar yararlı ve mantıklı olduğunu aktarıyor. Bu da bilimadamlarının film boyunca verdikleri verilerle sağlamlaştırıp pekçok yanlış bilgiyi düzeltirken (sadece 5-10 tane hastalığın genetik olduğu ve genel kanının yanlış olduğu gibi) sürekli Venus Project'i övüyor. Bu da uzun süreyle sıkyor biraz.


Ama hala sistemi eleştirmesi ve artık gerçek bir belgesele bürünerek röportajlar ve teknik kalitenin artışı ile daha fazla filme benziyor.


İzlenmesi yararlı bir film neticede.

26 Nisan 2011

Fair Game



Tek can alıcı noktası gerçekmiş demesi.


Son zamanlarda amerikada hükümet kanadının pisliklerini afişe eden ve eleştiren pekçok filmden biri. Böyle diyorum iyi olma şansı varmıymış bilmiyorum ama dikkatleri çeken bir olayı filmleştirdikleri açık. Naomi watts CIA'de ajandır ve Irakta nükleer silah olmadığını ortaya çıkarsa da Amerika saldırır. Eski büyükelçii kocası da bunu gazetede yazınca devlet sistemetik olarak ajanını harcar. Karı koca bunla savaşacaklardır.


Ama heyecanlı değil. Çokderin değil. Ortalama yani herşeyiyle. İzlemezsen bişey kaçırmazsın.


6/10


Megamind

Sağlam film sağlam kafada bulunur.



Benim mi adamların mı kafa değişik bilemedim. Söylesen mantıken çok seveceğim bir film. Toplum yüzünden kötü olmayı tercih eden karakterimizin zorlama kötülükleri ve aslında şişirilmiş yalan iyiliklerin eleştirisiiyi de olsa sıkıldım yahu.

İki kere yarım kaldı hem de. Animasyonun her türlüsünü seven ben bitiremedim.
6/10

10 Nisan 2011

Kaboom

Gregg Araki eşcinsel ergen filmi yapmaktan vazgeçecek mi?



Valla konuyu bağlamak güç. Biseksüel smith bir gece bir cinayet gördüğünü sanar ve yanına mistik güçleri olan bir kızla başı belada olan stellayı da alıp olayları çözmeye çalışır.


Amma herşey ilişkiler kadar karöaşıktır. Her ne kadar filmdeki London karakteri tersini söylese de film sonlarda açılıp basitleşiyor. Burda ucuzlaşıp dandikleşiyoru kastediyorum tabi.


Tek artısı filmin gerilim dozunun iyi olması. bence araki farklı konulara el atsa iyi olacak artık. Patlayan bir dünya görmek çok da güzel değil


6/10


08 Nisan 2011

Inside Job

işin iç yüzünü görmek için


2008 ekonomik krizinin iç yüzünü gösterişi ve bunun cesurca yapışıyla etkileyici bir film. arkasına büyük bir hollywood yıldızını (matt damon) alabilmesi ise gücünü arttıran faktörü.


yüksek lisans sırasında finans hocas sormuştu açıklamamızı istemişti. gittik araştırdık. ama bu belesel olayın içyüzündeki yöneticilerin kişisel açlıklarının topluma nasıl sirayet ettiğini sert şekilde dillendirişi güzel.


Ama itirf etmeliyim ki olaya uzak olmadığı halde anlatım sırasıda finansal veriler girince grafikler bile açıklayıcı olamayabiliyor. tam anlamasanız da inanıyorsunuz tbi ama havada kalan bazı mali konuların yarattıklarını.


8/10

07 Nisan 2011

The Next Three Days

hersey son 20 dakka için.

Ben çaktırmadan bu adama sempati duyuorum. bilmem nedenini de.


Bu filmde tek başına oynuyor. 130 dakkalık film russel crowe üzerinde geçiyor. Ama son 20 dakikası çok hareketli ve başarılı.



Karısını bir cinayet işlemesi üzerine ne yapacığını bilemeyn crowe son çare olarak karısını hapiten kaçırmay karar verir. Tüm film bundan ibaretmişçesine ilerlerken son 20 dakk gercekten basarılı bir kaçış seüvenine dönüşür.



Ben sevdim. sıkılmadım da. evde yatmak zorundaysan izlenir yani.



7.5/10

Hereafter

Bile bile lades


Şu afiş bile filmin herseyini anlatıyor. Ben clint eastwood sevmeyen biri olarak bunu neden izledim bilmiyorum bile. Sonunu bağlayacağı mistik güçlerden vazgeçmeyeceğini bildiğim halde izledim hem de.


Ama haberim yoktu ki filmin açılışındaki tsunami sahnesi, daha belleklerde taze olan japonya dpremini hatırlatınca bir huzrsuz moda soktu.


Neyse eski Innarutu filmleri gibi; farklı hayatlar kesişirler mi bu koca dünya coğrafyasında bilinmez ama bir güç var biliyorlar ve bizi buna inandırmaya çalışıyorlar. İşte bunu sevmiyorum.


Yine de uzun sürsine rağmen sıkmaması artısı.


7/10

06 Nisan 2011

L'illusionniste

"Sihirbaz diye bir şey yoktur."

Büyüklere çizgiler. İşte ben bu klişe cümleyi kuran adamım. Bu film ise sanki yeni dalga sinemasının devamı gibi. Çizgilerle bir adam ve kadının hayatını sergileyişi etkileyici.


Sadeliğiyle insanı büyüleyen bu film son yazısıyla da hayallerimizi yıktı. O kadar gerçekti yani.


8/10

05 Nisan 2011

london boulvard


sanırım Colin Farrel de bizim gibi düşündü : In Bruge 2 mi geliyor yoksa?

ama maalesef hayır. bu film sunset bulvarına göndermesiyle in bruge desteğini almış biraz da guy ritche benzeri suç serpiştirmiş.


ben sevmedim biraz karışık ve alakasız geldi. pek çok ince detay olsa da tamamında bir bütünlük yakalamak zor.


not:sıkıcı mı değil.yine de...


6.5/10

despicable me

moral yükseltir

Pek tatlı eğlenceli bir animasyon. Klasik iyi kötü kavramını alıp kendi içinde karıştırması ve yine de çocuklar için gerekli sona ulaşması rahatsız edici değil. Çnkü kötülük çok sempatik ve bizim istediğimiz türden.


monsters inc benzeri küçük kız varsa da müzik kullanımı eğlence dozunu arttırıyor.

minios denen ufaklıklar ise çok tatlı.


8/10

27 Mart 2011

motorcycle diaries

1. gün motor alınır
2. gün hastaneye gidilir
6. gün çıkılır.
11. gün evde yatılır.
12. gün evde yatılır.
13. gün servise gidilir.
14. gün motor yatıyor ben yatıyorum. ikimizin de hali yok.

ne sandınız motorla dvrim yapacağımı mı?

16 Mart 2011

House Md

15 Mart 2011

Prensesin Uykusu

oha. resmen kötü film.hayır nesine iyi diyeyim ki. (genco erkal'ı tenzih ederim. o ayrı)



ama klişeleri kıracam sanrısı içinde olup sürekli bunu sayıklayıp sonra da yapamamak ve bu sırada anlatacağını düşündürttüğü herşeyi pas geçen bir film yapmak nedir yani?

ne masallara boğdu bizi ki kaldırırdı film azıcık cesur olsalardı, ne özgün bir senaryo yarattı ne karakterlerin geçmişi hariç bize birşey verdi.
sevdiğim sahne düşünüyorum. o da yok. sevdiğim redd grubunun olduğu sahneler bile çok sıkıcıydı üstelik.

maalesef izlenmese olur filmlerden. ancak anneniz bana bir türk filmi koy deyince takarsınız dvdplayera. Malum anneler bilgisayardan izlemeyi sevmiyorlar.


5/10

ya neden bile bile kötü film izliyorum ki? neden?




13 Mart 2011

Enter The Void

Bazı şeyler hiç bitmesin istersin. Bu film bitmemeliydi. Bitmeyecekti. Ya da böyle bitmeyecekti.



arada boşluğa girmek gerekir. çıkamayacağını bile bile olsa da gerekir.

kışkırtıcı.
hani dvd'lerin üzerinde yazar ya "kışkırtıcı" "new york times" diye. bu film öyle.
insanı kışkırtıyor. teknik sınırları zorlayışı insanı mest ediyor önce sonra hikayenin çarpıcı gidişatı adamı sardıyor. geriye her zamanki etkiyi yaratan alt metninde herşeye giydiren ve istisnasız her sorunun cevabını veren bir gaspar noe filmi kalıyor.

bitmeseydi iyiydi.


biraz sinema seven kişinin izlemek zorunda olduğu filmdir. ders gibi bile olsa izlenmeli. yarım kalmamalı.

11 Mart 2011

127 Hours

Yalnız izlemeyecektim bu filmi.
Ben de Kazımla izledim.
(Kazım kim mi?. Kim olduğu değil kim olmadığı önemli)



yalnızlık paylaşılmaz.

Yalnızlık tercihi olmadığı an, insanın birilerine karşı özleminin artması ve pişmanlıklarını hatırlaması çok acı. Aynı şey unuttuğunuz bir şişe su ya da bir çakıya da hissedileibliyormuş.

Aoron bir kanyonda düşüp kolu kayanın altında sıkışınca tek olduğu saatler boyunca nispeten hatalarını ve özellikle kendini yanlızlığa sürükleyişini sorgular. Bir yandan da mevcut durumdan kurtulmak için türlü şeyler dener.

Filmin. into the wild göndermesi güzel.
Burdaki tek gönderme üstelik medeniyetten uzaklaşmaya rağmen kopamamayı gösteren uçak sahnesi de değil. öncesinde insanları çok takmayıp yalnız kalmayı tercih eden karakterin ölümle yüzleşince adını ve varlığını hatırlatmak için sürekli adını söyleyip duvara kazıması da benzer ona. ölünce bir kimlik sahibi olmak ve hatırlanmak istemek ironiktir kanımca. yersiz midir bilemedim.

ölmek belki kötüdür ama tek başınayken öleceğini bilerek yaşamak dayanılamaz bir ağırlıktır diyor film. sonra da haytta kalma içgüdüsü herşeyden üstündüre getiriyor.

ama tek mekanda 96 dakika sıkıcı olailbir diye Danny Boyle öncesine aralarına müdahele etmiş.
farklı kameralar ve müziklerle de sıkışmış bir adamın filmine hareket katmış.

sıkılmadan izleniyor ve bir sonraki kare merak ediliyor. James Franco gerçekten iyi oynamış.
Bu adamı her yönüyle sevmeye başladım sanırım. Ocsar'ın iyi filmlerinden. Bir King's Speec'ten iyi en azından.
7,5/10


10 Mart 2011

Eyyvah Eyyvah 2

Eline yüzüne bulaştırmadan.



valla ilki sonrasında beklentili izledim bu sefer ve yine güldüm. hele ki mantar yedikleri sahnede altıma kaçıracaktım.

gayet düzgün. eğlenceli. suyunu çıkarmayan cıvımayan bir film. ilki tadında basitleşme yoluna kaçmayan bir şekilde devam ediyor.

izlenir aga bu film. yemişim sanatını. güldüm mü güldüm. yeter.
azla yetinmek lazım. kasmayınca güzel oluyor.

7,5/10

09 Mart 2011

I am Love



Valla bazı filmleri izlerken sıkılırsın ruhun daralır ama sonra bir kaç gün geçince tadına varırsın anlamaya başlarsın. Bir anda derinleşmeye başlar. Düşündürtür sana. Bu film öyle değil. Canının sıkıldığıyla kalıyorsun.

Rusyada fakir güzel bir kızken İtalyan zengin bir koca aracılığıyla Romaya gelen ve burjuvaizinin göbeğinde sırıtmadan yaşayan Tilda (adını unuttum. tilda swinton) hayatının rutuninden ve daha fazlası aileyi çevirmenin yarattığı baskıdan sıkılmıştır. Oğlunun aşçı arkadaşı bir anda karşısına çıkar ve o nasıl olduğunu bile anlamadan onun çekimine kaptırıp tehlikeli sulara sürdü. Tabi ki her burjuva filmi gibi bu da felaketin başlangıcıdır.

Böyle işte. Cloud Chabrol'den hallice. İyi demek istemeidm. Onun gibi işte.
Memeler. tilda yine taş yine güzel. seviyorum ben o kadını.

Filmin tek iyi yanı o.

6/10

24 Şubat 2011

The Green Hornet


Hayatta gurur duyduğum şeylerden biri Gondry'i kendi kendime keşfetmiş olmamdır. O adamla ilgili diyeceğim tonla şey var. Hatta bir filminin altyazısını da çevirdim. Ama bu film kötü o yüzden hazır yazılmış bir yazıyı yayınlayayım:

filmin yönetmeninin kim olduğunu bilmesem belki bu kadar hayal kırıklığı yaşatmazdı üzerimde. zaten bilmesem filme de gitmezdim. fakat ismi biliyordum ve zaten sırf bu yüzden filme gittim. bir kaç espri, bir kaç görsel sahne hoşuma gitti; o kadar.

karakterin olayları çözdüğü sahne olmasa gondry filmi değil herhalde bu derdim.

kendisine acilen bir kaufman senaryosu edinmesini salık veriyorum.

sakallis
24.02.11

16 Şubat 2011

the King's Speech

filmde iki tane adam var ve konuşup duruyorlar.
iki adam da konuşuyor.
adamların ikisi konuşuyor.
bir kadın araya giriyor ve adamlar konuşmaya devam ediyor.


akıcı ama filmle iligli aklımda kalan tek şey yukarıda yazdıklarımdır.


10 Şubat 2011

True Grit


"iyi, kötü ve çirkin... "
hepsi benim diyorum içimden.



Heralde Rooster Cogburn, Sergio Leone'nin filmini izlemiş olsaydı böyle derdi.

John Wayne ile Jeff Bridges bence hiç benzemezler. Ama Jeff de oscarı alır bu filmle.

Bu film babamın pazar sabahları gazetesini yarım bırakmasına sebep olan TRT 1 westernidir. O yüzden de güzeldir. Eski bir tat barındırırken, etrafta Coen'lerin izlerini bolca etrafta görmek mümkün. Oturur ikimiz de izleriz keyifle ta ki annem içerden : "kahvaltı hazır. hadi gelin!" diye bağırana kadar.

8/10

08 Şubat 2011

Biutiful

Güzel kelimesnin kendisinin bile doğru olmayı beceremediği bir dünya da hayat ne kadar güzel olabilir ki?


eğer adı bu filmin "hayat gizeldir" olmasaydı "hayat var, hayat var amnkoyim" olurdu.
akla gelen şarkı ise : "life is unfair. kill yourself or get over it".


Başka bir film. Karanlık. Dünyanın en renkli, canlı kenti bile bakış açınla nasıl da cehenneme dönüyor gösteriyor bize. Barcelona'nın parıltısından görünmeyen kısımlarını anlatıyor Innarutu. Aklıma 11 Eylül için çektiği kısa film geliyor. Dememiş miydi : Tanrının ışığı bizi aydınlatacak mı yoksa kör mü edecek diye. Hep iyi anılan aydınlığın merkezinin ruhumuz kara bulut gibi çöküşüne tanık olduk.

Innarutu ilk defa kesişen hikayeleri farklı bir şekilde anlatıyor. Lineer değil tabi ki ama içiçe geçirmiyor meseleyi. Zaten bizi vuran da bu duruluk. Acının saflığını gösterirken kendi gösteriş yapmaması gerektiğinin farkında. Acıya en başta kendi sahip çıkıyor.

Uxbal her şeyin sonunda bir adam. Her şeyini yitirmiş bununla yetinmeyip yitirmeye aralıksız devam ediyor. Buna rağmen savaşıyor vazgeçmiyor. Bu gerçek olmaktan çok uzak ulvi adamın kendi hariç iyi etmek yardım etmek istediği insanlardan karşılık görüp görmediği ise kendinin bile bilemediği birşey. Çocukları karısı abisi hatta çinli işverenleri bile affedebilir kucaklayaiblirken kendi acısına karşı çaresizliği kendiyle birlikte bizi de dibe çekiyor.

Zaten Innarutu burada hiç müdahale edip de seyirciye yardımcı olmuyor. Ken Loach'vari bir göçmen hikayesi ve duruluğun yanına neredeyse Kader'ci bir sert acı koyuyor.

Biutiful çok gerçek çok güzel bir film. Bardem'in filmin önüne geçmeye çalıştığı filmin kendinden rol çaldığı bir film. Inarrutunun samimiyetine benim katıksız inandığım. İstediği şeyi yaparken gösterişli şehir filmlerine değdirmekten de geri kalmıyor.

8/10

07 Şubat 2011

Scenes from the Suburbs


Spike Jonze'un Berlin Film Festivalinde prömieri yapılacak kısa filmi Scenes from the Suburbs.
Arcade Fire'ın yeni albümü The Suburbs'tan yola çıkılarak çekilmiş bir filmdir kendisi. Ahanda afiş ve trailerımsı bir video.











26 Ocak 2011

An American Crime

Salt işlenen suç değil göze sokulan, Amerikan Rüyasının bir kesiti.



Filme dair en iyi açıklaması ekşisozlukten nuage'den gelmiş:
film, başlı başına bir deneydir bana kalırsa. yani, filmde yaşanan olaylar "insanlar üzerinden yapılan deneyler"in beyaz perdeye uyarlanmışıdır. bir "zimbardo deneyi"dir, bir "milgram deneyi"dir, bir "bobo doll experiment"tır burada görülenler. yanlış olduğunu bile bile söylenene itaat milgram deneyi, güç sahibi olunca güçsüzü ezme zimbardo deneyi ve yine gördüklerini uygulama bobo doll experiment dizisidir buradakiler.

Film rahatsız etme konusunda oldukça cesur. Gerçekten sarsıcı bir gerçek olaydan esinlenilmiş ve neredeyse hiç bir bölümüne karışılmadan sinemaya aktarılmış. Bence eksik yanı bu. Ama izleyip asap bozmak istemiyorsanız (hele de gece gece) hiç bulaşmayın. Olayı öğrenmek dışında bize birşey kazandırmıyor. Küfredip kapatıyorsun ekranı. Hepsi bu.

7/10





20 Ocak 2011

Rabbit Hole

Follow the white rabbit*


Tavşan inine geçiş yapmak için Alice olmak gerekmiyor. Ya da geçtikten sonra ordaki dünyanın renkli olması da.

Oğullarının ölümünden 8 ay sonra bile hala normale dönemeyen çiftimizin acıları ve yaşadıklarına tanık oluyoruz. Howie de Becca da aynı sorunlarla kendi kendilerine baş etmeye çalışıyorlar. Belki de problem burdan kaynaklanıyor. Oğullarının ölümüyle girdikleri kara delikten "kötü olan" paralel evrende açıyorlar gözlerini. Oysa bir sürü evrende iyi olanlar da var.

Film boyunca sorunlu gördüğümüz ve bu aşamada sıkıcı gelen film son anda "gibi davranarak" nasıl da sosyal hayata tutunulduğunu gösteriyor. Söylenen yalanlara bir süre sonra kendileri de inanıyor ve biz filmde ki ilk hareketli anda kendimize geliyoruz. Ve film bitiyor.

Yani J.C.Mitchell ağır akan bir filme etkili bir son koyuyor. Ama filmin sonu gerçekten etkili mi yoksa tüm film bizi o sona hazırladığı ve aslında film sıkıcı olduğu için mi son iyi geldi bilmiyorum. Ama önceki işlerinde sertliğin ve başkaldırışın bir simgesi haline gelen John Cameron Mitchell bu filmle bizleri şaşırttı. Ben daha sert bir konu ve daha dramatik bir yapı bekliyordum. Uyarlanan kitap nasıl bilmiyorum ama sanki sinematoğrafide sorunlar var. Az çalışılmış gibi bir havası var. Hedwig and the Angry Inch ya da Shortbus bu filmin hiçbir yanıyla ortak nokta barındırmıyor. Onlardan sonra büyük oyuncularla bu ağır aksak film garip olmuş.

Nicole Kidman'ı sıkça böyle arıza rollerde göreceğiz sanırım. Margot at the Wedding'de de böyleydi. Bağımısz filmlerde dengesiz kadınlara hayat verecek. Belki bir sonraki Oscar'ını böyle alacağını düşünüyordur. aron Eckhart ise bence çok iyi iş çıkarmış. Ben sevdim kendini.

7/10

I'm Here

Geç kalmış yayın

link burada. site güzel. linkten izleyin derim.
Ötekileştirme mi? Ne alakası var!








17 Ocak 2011

Behzat Ç.

Sırıtma la !!



Sırıtyorsun değil mi bu cümleyi okurken. Bu ilk cümleye sırıtanlar bu diziyi izledi demektir çünkü. Sadece bu girişe bile sırıtıyorsanız diziyi seviyorsunuz demektir haberiniz olsun. Sırıtmayanlar ise diziyi bilmiyorlar demektir. Diziyi bilmeden sevmek zaten mümkün olamaz.





Öncelikle Behzat Ç.'nin uyarlandığı Her Temas İz Bırakır ve Son Hafriyat kitaplarının tanıtımına Radikal Kitaptan bakalım : "Kızılay, Sakarya Caddesi, Ssk İşhanı, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Atakule, öğrenci evleri, emniyet, cinayet masası. Ankara'da, hayata kendine ait bir adalet anlayışı çerçevesinden bakan, "yeni müktesebatla" uyum sorunları yaşayan, lambur lumbur, "dişli" komiser Behzat Ç.'nin dünyaya bakışını sorgulatan bir cinayet işlenir... öğrenci alemine, başka alemlere, ama asıl polis alemine dikiz atan, bol entrika vaat eden soluk soluğa okunacak bir polisiye." Dizi kitapla birebir alakalı, ilintili.



Behzat Ç. kitaplardan aldığı güçle Türk televizyonlarında bir polisye dizi olarak fenomen olma yolunda hızlı adımlar atıyor. Behzat Ç. pek çok açıdan Türk dizisi normlarına uymuyor. Türk polisiyelerinin (Arka Sokaklar, Kanıt) İstanbul’dan çıktığı düşünülünce Behzat Ç. farkını, Ankara’da geçiyor olmasıyla yansıtıyor.



Şehrin Ankara olması ne fark eder ki? Nasıl olsa İstanbul’dan ekip kalkıp gidiyor diyebilirsiniz. Aslında ekibin veya oyuncunun transferi değil mesele. Farkı yaratan; Emrah Serbes'in kitaplarındaki başrol oyuncularının dizide de aynı olması. Emrah Serbes yaşadığı şehri iyi biliyor ve bu yüzden de derdi hikayeyle beraber Ankara’nın ruhunu yansıtmak. Zaten karakterleri anlatırken onlara yapıştırdığı ilk yaftası Ankaralı oluşları. Dizide Behzat'tan sonraki başrol oyuncusu oluyor Ankara. Asla unutmuyoruz hangi şehirde olduğumuzu. Diğer fark yaratan olgu ise herşeyin gerçek(çi) olması. Öyle ki, tek bir bölüm yetiyor içine girmek için. Behzat Ç ve ekibi cinayetleri hiç de CSI: New York gibi çözmüyor. Sorgu, dayak, küfürle hallediyorlar işlerini. Bunları yapanları da kahramanlaştırmıyor (antikahramanlaştırıyor desek daha doğru olacak) ama sempatimizi kazanıyor. Hem de bu soyadını bilmediğimiz bir karaktere duyulan sempati.



Ankarayı iyi kötü biliyoruz da Behzat Ç nasıl bir adam?



Behzat Ç. işini iyi yapan ama sosyal hayatla ilgili sıkıntıları olan bir adam. Sorunları olmuş, oluyor ve olacak gibi duruyor. Kızıyla alakalı ağır travmaları olan biri. Müzik dinlemeyen, kitap okumayan, herhangi bir siyasi görüşü olmayan ama yukarılarda kendisinin ilgilenmediği dostları olan biri. Televizyonda sadece aslan belgeseli izleyen, sigara ve alkol tüketen. Pavyona giden. Herkese rağmen Gençlerbirlini tutan. Ama hepsinden önemlisi "Ciddi" bir adam. En başta diziyi izlerken sırıtıyoruz demiştik oysa. Bukowski şöyle demiş zamanında: “Turgenyev çok ciddi bir yazardı ama beni güldürüyordu, çünkü bir gerçekle ilk karşılaşma, gülme duygusu uyandırıyor insanda. Başka birinin gerçeği sizin de gerçeğinizse ve o bunu sizin için dillendiriyorsa müthiştir."



Saçmasapan konuşma be!



Behzat Ç. Türkiyede çok örneği olmayan bir yol seçiyor kendisine. Her bölümde başka olay (cinayet) olmasına rağmen karakterlerini anlatıyor ve biz de cinayetlerden ziyade bu adamların hayatlarını izliyoruz. Cinayetler sadece bir ortam yaratıyor. House Md'ye benziyor bu yönüyle. Zaten dizi ona göndermesini de beyaz tahta üzerine davanın şablonunu oluşturacak isimler yazarak yapıyor. Başka esere gönderme yapılması Türk dizilerinde sık rastlamadığımız bir şey. Sırıtmamıza sebep olan detaylardan biri. Karakterler demiştik; Behzat'ın ekibindeki bazı karakterlerin havada kalacağı belli. Belki senaryo aşamasında zenginleştirilirler. Ama Harun, Akbaba ve Hayalet acımasızca geçmişlerine kadar didikleniyor. Hayatları tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. Sempatik olsalar da cahillik sınırlarında gezinmeleri, dandun hayat tarzları, iyi yanları kadar aileleri, karanlık yanları da ortaya çıkıyor. Bu kötü yan genelde uyguladıkları ve beis görmedikleri şiddetle alakalı oluyor.



Ingebor Bachman: “faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar..." demişti. Behzat Ç. öncelikle insan odaklı bakıyor herşeye. İnsanın tutumumlarıyla değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Bu nedenl karşılaştığı en büyük eleştiriler; uyguladığı kişisel sert yöntemlerle (dayak, şiddet, mahkeme kararı olmadan yaptığı uygulamalar) yaptıklarının polise yüklenmemesi ve diğer polislerin de bir süre sonra onun gibi sert olacağı. Ama dizi bunun böyle olmadığını her geçen bölümde gösteriyor. Hele ki 10. bölümünde tavan yaparak sırf kendi adamlarını yerleştirmek için bir insanı öldüren emniyet teşkilatının içindeki yozlaşmayı göstererek tokatını atıyor. Kendi faşizmini(kişisel olanı) maruz görürken adil olmayan ötekine cevabı oldukça sert oluyor.



Not: "Ana karakterin ismi Ece Ayhan'a dolaylı bir saygı duruşudur... Ece Ayhan'ın babasının ismi Behzat Çağlar'dır" buyurmuş Murat Uyurkulak.



Not 2 : 15.Bölümde “Ahmet Kaya’nın da masum olduğu 10 yıl sonra ispatlandı. Medya böyledir” minvalindeki Şule cümlesi basına sert bir tokattır belki ama en önemlisi Ahmet Kaya’ya bir saygı duruşudur.



Not 3: Yazı geçiktikçe eklemeler geliyor. Son bölümde Hrant Dink cinayetine, sürecine, kişilere ağır giydirdi. Bir daha düşünün bu dizi polisi sempatikleştiriyor diyenler. İyi düşünün.



16 Ocak 2011

The Fighter

Savaştığın hayatın kendisi.




İlk bakışta sıradan bir boks filmi. Yani bir boks filmi gibi bakarsak öyle. Ama bu boks filminden öte. Hayatın kendisini Amerikan banliyösü üzerinden gösteren film aslında bir aile draması.

Eukland 9 çocuğu olan ailenin boksör olan ilk üyesidir ve elde ettiği Sugar Ray galibiyeti sonrası uyuşturucu batağından çıkamaz. Bu sırada da kardeşi Mickey'i yetiştirmek ister ama kendisi hiçbirşeye yetişememktedir. Mickey ise başarılı olmak istiyordur ve yeni sevgilisiyle Dick ve annesine rest çeker. Başarı için fedakarlık gerekir.

Film hiç sıkmıyor. Ama benim gözümde yine de imdb.com puanını haketmiyor.
Christian Bale The Machinist'ten de iyi iş çıkarmış. Açık açık oscar için oynamış. Hak etmediğini kimse söyleyemez.

7/10

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP