29 Aralık 2010

Vicdani Redd

28 Aralık 2010

Le Concert

mihaileanu bunu hep yapıyor. herkese dokunacak ve etkileyecek filmleri var. le concert pek çok açıdan pek çok kişiyi tatmin edecek bir film. müzik dolu. müzik başrolde. müzik heryerde.



sovyetler birliği zamanı bir sebepten orkestrası dağıtılan ünlü şef 20 yıl sonra hademe olarak çalıştığı orkestra binasına gelen bir davet faksı üzerine ani bir karar verir. buna göre davetiyeyi kendi cevaplayacak ve eski ekibini kurup bir kereliğine de olsa tekrar sahne alacaktır. hem de pariste. bu çabanın asıl sebebi ise pariste çalacakları sırada kendilerine eşlik edecek keman virtözüyle arasında bilmediğimiz bağdır.

Film bir avuç yoksul rus'un bu sayede fransaya gitme çabaları ve yaşadıklarıyla ilintili. Film sınıf farklılıkları komünizm eleştirisi gibi pek çok şeye değinirken sık müzik kullanımı ve orjinal karakterleriyle yine de eğlenceli bir hal almaktan geri kalmıyor. Hatta ilk akla gelen şey çok eğlenceli olduğu. ama asıl mesele bir yerden sonra kendinizi kaptırıp karakterlere akıl verip yaptıklarına sesli şaşırmanız. Her filmde yapamazsınız çünkü bunu.

Dedim ya herkese uyacak güzel bir film. Hele bir son 15-20 dakkası var ki inanılmaz iyi.
Ben olsam izlerim. Eğlenip sıkılmadan bir akşam garanti ediyor Radu size.

7,5/10




23 Aralık 2010

Kara Köpekler Havlarken

kara köpekler havlarken birileri voliyi vuruyor mu ne?



çok mahalle filmi. gerçeğe yakın karakterler falan. fantastik bir iş çalma girişimi.

sarmayan bir film. sinirler gergin. erkan can klasik. köpekler kara. arkadaşlar aptal.
silahlar belde. polis heryerde. aşıklar aynı. kaçıklar farklı. filmler anlamsız. izlemesi sıkıcı.
olmasa da olurlu. haydi kalın sağlıcakla.

22 Aralık 2010

Feel - Rust

Feel

Rust'tan geliyor.





eda ve emre

21 Aralık 2010

Delinin Birinden Gelsin


Yorumsuz. Yaorumsuz yazmak bence ironik. İroniğin tanımı : İroniye dayalı. *



20 Aralık 2010

God Is An Astronaut


Sevgili Astronotlar 2012 ortasına kadar yeni albümleri hazır olmayacağı için 4 şarkılarını yayınladılar. Bizleri kendilerinden mahrum bırakmadıkları için teşekkürler.

Bu arada mart ayında türkiyedeler. bu kez kaçmaz kanısındayım.


http://www.superadmusic.com/GodIsAnAstronaut_2fmRadio_Session.zip

2010'un en iyileri

2010 yılı nedense bana çok dolu dolu geçmedi gibi geliyor. Belki beklediğim filmlerin yıl sonuna kalması ve aralığın son haftası ya da 2011'de izleyecek olmamla iligli. ( Örneğin : somewhere)



Ama gerek Türkiye gerekse -uzakdoğu başta olmak üzere- yabancı sinemada bir polisiye furyası vardı. Bu toplumun gizemle birlikte artık hareket istediğinin en somut örneğidir. Artık uzun sekans film çekmek ve bunu izlettirmek zor. Belki bu tutum yanlış ama 2010 sineması böyle. Toplum üzerindeki polis etkisinin tüm dünyada artması ve polisin sertlikten çekinmemesi de eş zamanlı olduğu için böyle hissediyor olma ihtimalim var.

Bu polisiye furyasından ise sinemanın gücünden beslenip onu kullanarak çekilen filmler de var. Bu filmler alt metin ve zeka parıltılarıyla etkileyici oldular. Sanıyorum Av Mevsiminin beklentilere cevap vermeme sebeplerinden biri de buydu. Behzat Ç., Sun Taam gibi yapıtlardan sonra olmazdı. Olamadı. Ama baktığımız zaman polis her türlü konuya dahil edileibliyor. Yeri geliyor The Other Guys'ta sistemi içinden eleştirirken eğlendiriyor, yeri geliyor Bad Lieutenant ile kendiyle birlikte dini eleştiriyor.


Not : Bu liste 2010 çıkışlı filmlerden oluşmuyor. Blogda bu sene içinde izlenip yazılmış filmlerden oluşuyor. O nedenlede son derece kişisel. Ayrıca filmlerin isimlerine tıklarsanız izlediğim zaman yayınladığım yazıya gitme şansınız da var.



Un Prophete: Çünkü hala aklımda. Çünkü etkisi taze. Verdiklerini düşünüyorum tartıyorum hesaplıyorum. Tekrar izlemek istiyorum. Herkes bilsin istiyorum. Ne dedi sakallis : Hristiyan tarihinden beslenen tonla film izledikten sonra, islam tarihini böylesine güçlü kullanan beslenen bir film güzel bir sürprizdi.



Mad Detective: Uzun süredir böylesine iyi yazılmış bir senaryo, değişik bakış açısı ve şaşırtıcı öğeler görmemiştim. Resmen sinema tutkumu kuvvetlendirdi.




Inception : Büyüklükle karmaşıklığı alıp anlaşlır hale getirip kurgulamak Nolan'ın işi. Vaktinde Tarkovski, Bergman, Kieslovski izlnediğinde ders alınır sinemanın nasıl yapılması gerektiğine dair ip uçları edinilirmiş. Şimdi bu görevi Anderson ve Nolan üstlenmiş gibi görünüyor.



The Secret In Their Eyes: Bu senin sürprizi. Arjantinden bir cinayet, polisiye daha. Eğlenceli yerleri kadar insanı sarsan sahneleri de var. Ben tarz olarak başkalarının hayatıyla aynı yere koyuyorum.





The Chaser : Her şey ters yüz. kurallar gereksiz. Polisiyelerde anti kahraman unsuru kuvvetleniyor ama bundaki çaresizlik ve çaba hiçbirşeyde yok.








Mary and Max : Bir film hem sıcacık hem kapkaranlık olur mu?







Buried : Bu kadar dar alanda bunu yapıyorsan iyiysindir.
Hayat Var: Bu kadar sarsıyorsan iyisindir.
The Killer Inside Me : Bu kadar geriyorsan iyisindir.





The Damned United: Futboldan bir şey olsun diye bile konurdu da Clough'un başarısızlıklarını anlatmak yürek isterdi. Cesurluğu ve belgeselvari havası tertemizdi.



İLK 10 Sonrası



Bonuslar

The American
Le Concert
Toy Story 3
Bad Lieutenant
Robin Hood

17 Aralık 2010

O'Horten


İki tane sevdiğim arkadaşım, ikisi de sinemayla ilgili ve alakadar ikisi de bu filmi yarım bıraktı.



Beni de ekle üç. Oranlarsak %100 yapar. Başarılı işmiş Bent Hamer'inki. Severim Bent'i ayrı. Ama bezen filmler bitmiyor.


14 Aralık 2010

Kader

bu kapı ahiret kapısı. burası sırat köprüsü.


10 Aralık 2010

The Other Guys

ters. eleştirel. eğlenceli.


herşeyi ters yapıyor. herşey beklenmedik şekilde gösteriyor. kahramanları alaşağı ediyor beklenmedik karakterler çıkartıyor abartılı entellektüeliteyle dalga geçiyor beklenmedik şekilde gelişiyor.

ama bu bir yerden sonra sıkıyor. herşey gerçekçilikten uzaklaşıyor. amacı da bu işte. absürd abartılı bir dünya resmediyor. büyüklerin, oyunlarla büyük oluşunu medyanın insanlara nasıl kahrmanlıklar pompaladığına değiniyor. normalde ne kadar sıkıcı olduğunu, rutin olduğunu gösteriyor dünyanın.

film bittikten sonra zenginlerin nasıl daha zengin. fakirlerin nasıl daha fakir olduğunu rakamlarla gösteriyor. Kurmaca olan filmden sonra gerçek rakamlarla aklımızı çeliyor. Zaten film de hep böyleydi.

Not: Mark Wahlberg'in sanatla dalga geçişi ve herşeyi bilişi ile ilgili sahneler çok keyifliydi. Şok dalgası tokat gibi yayılıyordu insanların arasında.

6,5/10

Not 2: Puan neden az diyenlere cevabımı yazmıştımdı. Sıkıcı oluyor. Yoruyor. bir de yormasa süper.
Not 3: İkincisi gelir bu filmin büyük ihtimalle. Gelsin. Çoğu devam filminden daha iyidir.

09 Aralık 2010

Av Mevsimi

Ortalama bir polisiye filmi. Tek farkı türk yapımı. Çok şey beklememk lazım heralde polisiyelerden. Ya da Türklerden.



neyse yavuz turgul türkiyenin cloude chabrol'üdür. ama bu bir övgü değil ne yazıkki. her filminde aynı karakter var ve maalesef hepsi de şener şen. erdemli. uyumlu. hoşgörülü. anlayışlı. yeri geldi mi sert. yeri geldi mi fevri. ülkenin farklı yerlerini bilen herkesi seven kişi her filminde başrolde maalesef. artık bu karakter bile yeterince sıkıcı olmaya başlamışken derinliği ve meraklandırma etkisi az olan bir senaryoyla gelmesi gerçek bir hayal kırıklığı.

benim takıldığım şey ise bu kadar uzun bir filmden beklenmeyecek şekilde karakterlerin havada kalması. yuh diyenler var eminim. ne anlatılan özellikleri kullanılıyor ne de pek çok konu aydınlatılıyor. karakterler bence anlatılsa bile bize eylemlerle dönmüyorlar. bu da sıkıcı oluyor. (idris belki biraz. son sahnesinde)

iyi bir gişe filmi.
ama burdan yola çıkarak şu denebilir : gişe filmi. eli yüzü düzgün. ağır aksak ilerleyen ama beklentileri asla karşılamayan bir film.

komik ayrıca. gayet güldürüyor. bence bu hikaye için fazla bile.
seyircinin gülmeye odaklanması tabi cem yılmazdan ama adam ölürken bile gülmek nedir. küçük eleştiri yazarım. ufak şeylere takılırım.

06 Aralık 2010

Karanlıktakiler


bağımsız filmlerin de formülleri vardır. ve çağan ırmak gerçek bir formül avcısıdır.

kitapta yazanları alır, formülüze eder ve film yaratır. o yüzden de tüm filmleri için : eli yüzü düzgün diyebilirsiniz. En aykırı filminin Ulak olması da bundan ama. Formülleri bırakıp çok sevdiği İhsan Oktay Anar'ın kitaplarından esinlenerek yazılan senaryoyla bırakmış oldu bu seferlik.

Ama çağan ırmak Karanlıktakilerle bu sefer minimal bir öykü anlatmak derdinde. Bir anne ve onun oğlunun hikayesi. Evden çıkmayan bir anne (delilik sınırlarında) ve onun sosyalleşme problemleri olan oğlu. Hikaye sıkışmışlık ve çaresizlik üzerine. Çözüm aslında basit ama uzak. Yolu bilmeyene her yer uzak zaten.

Neyse filmi tv'de izledim. Çok sevdiğim için de kapatmadım. (Filmi değil. televizyonda film izlemeyi sevdiğim için). Sanırım televizyon filmi deneiblir bunun için. Belki etkilendim 55 ekran shov marka televizyonumdan ama olsun. Çok derin değil. Basit (ki severim). Simgeleri göze sokan ortalama bir film. İzlememek hiçbirşey kaybettirmez. Anladın sen!?

02 Aralık 2010

Baaria

bir tarnatore filmi. İtalyan yani.


ne çok film izledik 1930-40ların italyasını anlatan. Ülkenin o dönemi mi iyi yoksa dönemde çocuk olanlar büyüyüp iyi yönetmenler mi oldu bilmiyorum.

Ama tarnatore'nin yeni filmi tam bir İtalya filmi. Il postino ve Cineam Paradiso arasında giden anlatım tarzı ve hikayesi ile de Angeloupolus Ağlayan Çayırları gibi (nesil hikayesi ve yılları. o kadar acı değil sadece).

Film Baaria'dan yola çıkarak aslında bir İtalya tarih filmi gibi. İlk çocukluğundan itibaren Peppinonun yaşlılığına uzanan bir süreç var karşımızda. Bu da 1930lardan 2000lere uzanan bir yolculuk oluyor. Değişimi gözler önüne sürüyor. Bu yolculuk sırasında Dünya savaşı öncesi ve sonrası ülkenin hali. Sonrasında mafya ve komünizm savaşı. Zengin, fakir ayrımı. Bir çocuğun erkek oluşu baba oluşu ve hayatındaki her türlü mücadele var filmde.

Bunca tarih kokan ve bunedenle de büyük prodüksiyon sayılabilecek film yer yer fragman gibi hızlı geçiyor bölümleri. Koca bir ömrü 150 dakkaya sığdırmak kolay değil tabi. Ama yine de yer yer belgeselvari bir hava seziyorsunuz. İtalya ve aile sözlerine sinema eklenince akla gelen ilk klişe Amarcord'a gidiyor akıl. Ama Il postino da değil Cinema Paradiso da değil (ki ona gönderme yapıyor) Amarcord hiç değil. Ama hepsinden biraz var ve keyifli. Uzun süresine rağmen sıkmıyor.

Yine de faşiszme ve mafyaya (Don Carlone göndermesiyle) giydirmekten esirgemiyor kendini ve Mussolininin sahnede madara edilmesine de izin veriyor. Eğlence unsurlarını sık sık koyuyor filme. Bu sayede bir ülkenin hayatına tüm yalınlığıyla tanık olurken sıkılmadan film izlemiş oluyorsunuz. Kültürü merak edenlere tavsiye edilir.

01 Aralık 2010

True Blood


Yüksek lisans dersleri aldığım dönemde pazarlamaya yöneldim ve gerilla pazarlama üzerine de çalışma fırsatım oldu. Dünya üzerindeki uygulamalar her zaman dikkat çekiciydi. İnsanların akıllarında farkındalık yaratmak için etkili ve ucuz yöntemlerdi.

True Blood ile ilk orda tanıştım. Dizinin tanıtımı için amerika sokaklarına yapıştırılan afişlerin altındaki kazıkları kendimizi korumak için almamız salık veriliyordu. Bunun dikkat çekiciliği ise üst düzeydeydi. Derslere konu olmuştu çoktan.




Gecikmeli olarak izlemeye başladım.
Ötekileştirme, azınlıklar altmetinli olduğundan bahsediliyordu. Nasıl kaçırırdım ki değil mi? 10 bölüm izledim. Ama zorluyorum kendimi izlemek için. Bu da dizinin benim için sonu demek oluyor. Ne House gibi düzenli şekilde takip ediyorum ne de The Walking Dead gibi merak ediyorum. Olmuyor. Olmuyor istesemde.

Bir dizinin daha sonuna gelmiş bulunuyoruz.
Az izlendiğim için Sookie ve arkadaşları ve çevrelerindeki olaylar hakkında tanım yazmayacağım. Tek iyi yanı ilk 3-4 bölüm itibariyle vampirler hakkında yanlış bilinen şeyleri düzeltmesi ve pekçok detay vermesi. Haçtan korkmuyorlarmış mesela. haberiniz ossun.

22 Kasım 2010

Scott Pilgrim


Sanırım bir ben beğenmedim.


Ben bir türlü bu fantastik filmi sevemedim. Micheal Cera ilk defa itici geldi bana. Hikayenin gerçeklik ve fantastiklik düzeyi ve geçişleri çok rahatsız ediciydi. Eğlenceli falandı belki ama yine de sıkıcı olduğu kesin.

Zira beğendiği hatun için eski 7 manitasıyla dövüşmek zorunda kalışı ve bunların herbirini izlemek sıktı. Filmi eğlenceli kılan tek şey müziklerdi ve tabi ara ara serpiştirilmiş(oha ne ara arası tamamı öyleydi) bilgisyar oyunu temasıydı.

Ben yine de çok sevmedim. Zayıf ne anlattığını bilemedim.
Tabi ki çizgi serisi iyidir ve seviliyordur ama onu bilmeden filmi sevmek sanırım çok zor.

6/10

20 Kasım 2010

The Walking Dead


Sanki bilmedik tahmin edilmedik hiçbirşey yok gibi. ama Felaket ilgi çekici ve sürükleyici. Yani 28 gün sonra, I am Legend benzeri bir dizi. Tabi yaşayan ölülerin şafağı miladı. Ama aynı adlı çizgi seriden uyarlanan dizinin birinci sezon üç bölümü yayınlandı. 6 bölüm sonunda ilk sezon bitecek ve ikinci sezon ancak kasım 2011 de başlayacak. Bunca araya rağmen bu sezonu takip etmekte yarar var.

Hikaye kabaca hastanede uyanan polis memuru Rick ne olduğunu anlamaz ama insanlar zombileşmiştir ve her yer yıkık döküktür. Nasıl haytta kaldığını bilmediğimiz Rick karısı ve çocuğunu bulmak için yola düşer. Yalnız kovboydur zaten.

Dizinin bazı bölümleri gerçekten gerilim içermekte. Ayrıca fazlaca kan bağırsak şiddet görmek mümkün.

Bu sezonun tavsiye dizisi de bu olsn madem.

11 Kasım 2010

Red


uuu beybi!! hastasıyım gözlerinin!


çok eğlenceli. hem de aksiyonlu. çatışmalı hoplamalı ama bir iki yer hariç gerçekçi. hem de romantik. hem de komik. hem de akıcı. hem de devamlı. iyi lan işte.

hiç beklemediğim kadar hoşma gitti. şaheser değil. 10 yıl sonra hatırlamayız ama gerçekten başarılı bir film. konunu gelişi gidişi oldukça oturaklı. klasik hükümet eleştirisi ve geçmişten arınmak için günah çıkaran sahneleri olsa da (biliyorsunuz ben bu sahneleri samimiyetsi buluyorum) güzel film. zaten kadro ve prodüksiyonun büyüklüğü de bundan. yani hem iyi hem de hızlı film çekelim demişler. herkes bunu hak ediyor. çekmişler. olmuş.

8/10

Not: eskiden böyle filmlere çok düşük puanlar verirdim. kriterler değişiyor sanırım. bu eğlenceli 8/10. sinematik değer 6 falandır ama. yemişim sinematik değeri. ben dalgama bakarım arkadaş. (Anam çoştu lan bunlar)

10 Kasım 2010

The American

Bir amerikalının sevmeyeceği kesin.


Bu filmi beklentisiz izledim. George Clooney ve sinopsis pek bir şey vaadetmiyor gibiydi aksiyon dışında. Ama kesinlikle bu film daha fazlasını barındırıyor. Aksyon az zaten.

Çok eli yüzü düzgün bir film öncelikle, herşey yerli yerinde. Anton Corjbin hiç de amerikan tarzı bir film çekmemiş. Neredeyse Le Samurai kadar uzak Hollywood'a. Görüntü yönetimi oyunculukları senaryosu sakinliği italyasıyla film insanı içine almayı beceriyor.

Sakin ama akıcı. Benim için yeterli. Ben sevdim. Siz de sevin.

8/10

04 Kasım 2010

Fever Pitch

felaket.


bir film kötü olur da kötünün hiç mi sınırı yok.

2007'de Nick Hornby kitabından uyarlama ingiliz yapımı Fever Pitch'in altyazısını çevirmiştim. işte linki de bu. tabi çeviri sırasında filmi pekçok kez izliyor bazı sahneleri ezberliyorsunuz. üstelik sevdiğiniz bir filmse bu keyif alıyorsunuz ve unutmuyorsunuz.

böyle bir filmden sonra tamamen futbolla iç içe. bir ilişkiye en gerçekçi haliyle bakan, ingiliz espri anlayışıyla dolu; sen git 2005 amerikan yapımını da izle. olacak şey değil. televizyona kitlenmek çok feci bir şey bazen. ve ben onun kurbanı oldum.

fever pitch (usa) görüdğüm en kötü filmlerden biri. ne romantik, ne komik. Senaryo baştan aşağı felaket. Oyunculuklar odun kıvamında. Hikaye arkadaşlar yavan. Kötü arkadaş. Bildiğin kötü. İzlemeyin. Denk gelirse kapatıp evi terk edin.

01 Kasım 2010

Buried

Evet insanın aklına tabuta canlı gömülmek deyince Kill Bill geliyor ama bu film ondan çok farklı bir yerde.


buried tek bir düşünceden yola çıkmış gibi. olabilecek en dar alanda film çekmek.
filmin tamamı bir tabutta geçmekte. ve beklenenin aksine alan olarak daha fazlasını vermemekte. işte bu sıkışmışlık conrayın telefonla konuştuğu yerleri ve kişileri bize göstermemesi, bizim de onunla birlikte tabutta sıkışmış gibi hissetmemize yarıyor. onunla beraber nefeslerimiz hızlanıp yavaşlıyor.


filmin baştan aşağı sistem bürokrasi savaş ve emperyalizm karşıtı oluşu bu dar alana rağmen bu eleştiri dozunu yüksek tutması yönetmenin ve görüntü yönetiminin üstün başarısından kaynaklı. daha önce hiç bir filminden çok memnun ayrılmadığım, ama bağımsız ruhuyla bizi etkileyen ryan reynolds da gerçekten iyi iş çıkarıyor. hem oyunculuğu hem de pek çok yerde filmin tanınırlığını ve ilgi çekiciliğini arttırarak.

buried ırak'a giden amerikanın saplandığı ve çıkamayacağı bataklığı resmediyor. bunun yanında amerikalıların insan hayatını (her iki tarafınkini de) nasıl hiçe saydığını tüm çıplaklığıyla resmediyor. büyük şirketlerin üç kuruş para için yaptıkları, yardım hatlarındaki büroksosi ve aptallıklar onun kadar bizim de sinirlerimizi bozuyor. bu kadar dar alanda yaptıklarını görüyoruz. bir de tabutun dışını düşünsene. yönetmen sanki korkup onu göstermiyor. gerek kalmıyor göstermeye. işin bir diğer yanı biz diğer herşey kadar conray'a da sinir oluyoruz. sinir patlamalrı (o durum için normal olsa da)ve kontrolsuz öfkesi hiçbir işine yaramıyor. bu da bizi daha çaresiz kılıyor.

ispanyadan böyle bir film çıkması ve tüm klişeleri yıkması sevindirici. radikal olurken yenilikçi de oluyor ve cesur davranıyor.

9/10

not: film sinemada daha tatsız oluyor. zira karanlık olması gereken sahnelerde acil çıkş ve exit ışıkları salonu belli bir ışık seviyesinde tutuyor. evde geç saatte izlemekte yarar var.

31 Ekim 2010

Toy Story 3

Pek eğlenceli. Güldürüklü.



Aile filmi tabi ama sürekli güldürecek laf sokacak başka filmlere gönderme yapacak şeyler bulmuş. Hareketli ama buna rağmen klişe çocuk filmi derslerinden öte bir yerde. Tabi ki çocuklar için eğitici yanları var ama kesinlikle öncelik önceki filmleri bilen büyükler. İşte bu yüzden ilk ikisi kadar iyi ve güzel film olmuş. Shrek gibi değil Toy Story. Hatta Ice Age gibi de değil. Her film ayrı ayrı izlenebiliyor ama devamlılık yüzünden yine de film karakterlerinden sıkılmamamız için her şey yapılmış. Tabi ttarlılık var bu arada.

Ben Pixar'ın animasyonlarda en iyi olduğunu düşünüyorum. Toy Story de en iyi devam eden animasyon seri.

8.5/10


26 Ekim 2010

Sun Taam - Mad Detective


Deli işi.


detktif bun gerçekten delidir.
yönetmen tony to da.

akıl dolu bir film. heyecan kasırgası tadında gidip ağzınızı açık bıraktırıyor. heralde zihinle ilgili en iyi filmleren. hem de bu kadar aksiyon ve böyle bir finalle.

bun delidir. karşısındaki insanların alt benliklerini görebilen cinsten. Görünen yalan benliğe asla inanmaz. Hep alt benliklere çalışır. Bun delidir. Cinayetleri çözmek için kendini kurbanın yerine koyar ve olayları canlandırıp yaşar. Olmadı katil gibi düşünür.
Çok düşündüğü belli.

18 aydır kayıp bir polis memurunun silahıyla cinayetler işlenmekte ve detektif ho bu davayı sonuçlandıramamktadır. bu yüzden de emekli olmuş detektif bun'a gider. bun en başta reddetse de geri duramaz ve davaya dahil olur. onun tekniklerini kimse kolay kolay benimseyemez.



spoiler vermemek zor bu film için. o kadar etkili ve gizemli ki ne desem büyüsü bozulacak gibi.

----------- spoiler ------------

alt benlikleri tasviri büyüleyici. insanların içindeki kurnaz kötü benlikleri görüşü. onlara saldırışı harika. tabi filmin sonunda ho'nun alt benliğini görmesi geç uyanmasından değil. Ho'nun son anda kurnaz, kötü bir kişilik yaratmasından. şaşkınlığı bu yüzden ölürken.

karısıyla olan durum yazarken bile tüylerimi diken diken ediyor. zira karısının hayaleti yanında. ama bu sefer durum ters. karsının iyi olan kişiliğini yanına almış. kendine saklamış bun. zira görüyor, görüyoruz ki karısı (eskiden ) sadece alt benlik olan hırslı, kötü ve bun'un sevmediği kadın olarak kalmış. bun iyi karısını kendine saklamıştır. gerçek olmadığını bildiği halde.

katili bilsek de resmileştirilmesi aşamasında yaşanan sıkıntı bizi de daraltmakta.
----------- spoiler ------------

şüphesiz ki uzak doğunun 2000li yıllarda çıkardığı nadide eserlerden biri mad detective. istisnasız herkesin seveceği bir film. hollywood verdiyonunu bir kaç yıla göreceğimiz bir film ayrıca.

9/10

19 Ekim 2010

Bornova Bornova

Bornova değil insanlarının hikayesi.



Bu filmi salt bornovaya mal etmek sanırım doğru değil. Zira bir iki kare hariç fiziki olarak bornovadan birşey yok. Ama film içindeki karakterler oldukça sağlıklı şekilde izmirliler. Bornovalılar.

Kimler vardı filmde?
Altay altyapısındayken sakatlanan ve askerden gelip taksici olmaya çalışan, bir kıza takılan izmirli bebesi.
Onun aşık olduğu izmirli kız. Afişte. Korkulur. Şeytan bakışlı. Nasıl da zengin piçi fakir kız draması yaptı ama. Fallik.
Onun serseri, ot satıcı motosiklet tamirlerine bakan biladeri.
Bunların takıldığı bakkal. Arada ayar verse de bunlardan kurtulamayan.
Bir bok olmadığı halde ayar üstüne ayar veren taksinin sahibi. İş verecek hesapta. Abi.
Hiç bir iş yapmayan sosyalist bir sinemacı. Belgesel çekme derdinde. Ama Konuşmaktan ötesini yapmıyor. Dergilere cinsel fantaziler yazıp para kazanıyor. Mahallenin abisi.
Bunun eşi. Aldırmıyor adama hiç. Vazgeçmiş gibi bir hali var yani. İşine gidip gelen bakımlı.

Film mekanı değil karakterleriyle farklı izmirlileri gösteriyor. Gerçekten bunların hepsi var burada. Filmi iyi yapan şey de bu zaten. Kızlarından korkacaksın mesela. 3.sayfa haberlerinde pekçok cinayet var. Böyle ot satan adamlar var. Kanka tribi ama adamı uyuz edip faydalan yalan üstüne yalan sıkan bir model.

İzmir var. Sosyalist. Ama hareket geçmeyen, lafta. Saf. Bir kız için delirecek ona inanacak kadar. Serseri. Düzgün aileden asi olacak kadar. Güvenilmez. Kızlarna güvenilmeyeceğini herkes biliyor.

Neyse. İzmir insanı var filmde. Hikaye ya da görüntü ön planda değil. Oyunculuklar iyi. Ama senaryo ve filmin geneli için bunu söylemek zor.

Sevdin mi derseniz? Yok. Sevmedin mi? Yok, öyle de değil. 6 falan vereyim. Hakkı bu. İyi niyetli ama sinematik ögelerden yararlanmadan sinema yapmak için yaratıcı olmak gerek. Bu oldukça sade olmuş.

6/10


not: antalyada büyük ödülü kosmıs ile paylaşmış. İşte bunu yadırgarım. Sinema dilleri bambaşka da olsa Kosmos çoğu açıdan bu filmden iyiydi.
not2 : Öner Erkan en iyi erkek oyuncu ödülünü haketmiştir. PEk de hak etmiştir hem de.

18 Ekim 2010

how to train your dragon

klasik animasyon bekleyenleri şaşırtıyor.

aslına bakarsan bir azınlık hikaysi olarak bakmak mümkün. bakarsan bağ olur bakmazsan dağ olur bu filmin de mottosu oluyor. Sağ duyu, hassasiyetin karşı tarafla birlikte kendi hayatını da nasıl huzurlu mutlu hale getirdiğini gösteriyor. Bir çocuk filminden beklenmeyecek kadar umut vaadedeci ve politik alt metne sahip (herşeye politik diyoruz. aslında sosyolojik bir olgu politikacıların malzemesi olduğu için böyle kullanmak durumunda kalıyoruz) (kalıyorum)

Hiccup savaşçı Vikinglerin arasında fizik gücünden ziyade aklını kullanmaya çalışan ama toplumu tarafından sevilse de hor görülen bir çocuk. Kasabasına düzenli olarak saldıran ejderhalarla savaşan akrabalarına destek vermek istiyor. Hatta bunun için akıl dolu silahlar yapmaya çalışıyor. Bunlardan birinde başarılı olsa da yaraldığı ve adını Toothless koyduğu ejderhanın ancak ilgi ile kendisiyle anlaşacağını fark ediyor. Herkesin aksine onları anlayıp onlara saldırmaktansa onlara istediğini verip istediğini alıyor. Ejderha eğitiminde hep birinci oluyor ve köyün sevilen kahramanı oluveriyor.

Ama yine de topluma bu şekilde inandırmak ve savaşmanın yersiz olduğunu ispatlaması oldukça zaman alan ve zorlayıcı bir durum.

How to Train Your Dragon çok iyi bir film. Her açıdan. Akan bir senaryo. Yüksek teknolji ürünü animasyonlar. Tutarlı derin karakterleri ve eğlenceli pek çok sahnesi ile uzun zamandır izlediğim en iyi animasyon. MAry and Max bundan bambaşka bir yerde. Yani elma da güzel armut da. Bu yazı çürük :))

İzleyin efendim. Aİlenizle kardeşinizle çocuğunuzla manitanızla izleyin. Hiccup'ı örnek alın. Gerçekten alın ama.

8,5/10

17 Ekim 2010

Closely Watched Trains

İkinci Dünya Savaşı sonlarında Çek Cumhuriyeti.


Alman işgalindeki Çek cumhuriyetinde, Milos henüz 45 yaşında emekli olan babasının mesleği olan tren stasyonunda çalışmaktadır. Aşık mıdır deli midir eminim kendisi bile bilmiyor. Henüz genç bile değil. Bildik istasyon müdürü ve çapkın aynı zamanda partizan iş arkadaşını izleyip durmaktadır. Trenlerle birlikte. En büyük derdi ise erken boşalmadır. Masa'ya karşı mahçup olmak istemiyordur. Bu yolda deneyim kazanmak gerektiğini öğrenir. Mutsuzluğunu gidermesi gerekmektedir.

Film ilk 20 dakikalık enerjisini ve hızını sonra yitirir gibi olsa da stabil havası olağan üstü oyunculukları görntü yönetimi ile büyüleyici.

toplumun mevcut durumu, bürokrasi eleştirisi gibi toplumsal yanarı da alaycı şekilde ele alışı çok ustaca kotarılmış. Bir savaş dönemi filminde nerdeyse hiç savaştan bahsetmeyip göstermemesi ama savaşı hissettirmesi etkileyiciydi.

Film 1966'da en iyi yabancı film oscarını alırken Altın Küre e Bafta'da ise adaylığı bulunmakta.

8/10

16 Ekim 2010

Mary and Max



bir film hem sıcacık hem kapkaranlık olur mu?

mary and max gerçekten böyle. o kadar mükemmel ki hayatın her anı her
şekliyle bu filmde yer alıyor. diyeceksin ki ne var bunda? ilk film mi
hayatı gösteren? bağımsız film karakterleri hep varlar zaten. o zmaan ben
de sana bu film canlandırma sinemada son noktadır diyeceğim. hamurları
yoğur çek tekrar yoğur tekrar çek. öyleki 2.5 saniyelik çekim bir haftada
yapılmış. yani hayatın kendinden daha zor olmuş filmi çekmek.

evet canlandırma sinema gerçekten zordur. her film için zordur hem de. bu
film gerçek olaylara dayanan sıradışı hikayesi ve karakterlerinin
mükemmel şekilde aktarılışı ile insanı büyülüyor.

küçük bir kız olan mary yalnız başınadır. sorunlu bir aile ve zorlu geçen
okul günleri vardır. bir gün rastgele bir sayfa koparır adres defterinden
ve o sayfadaki isme mektup yazar. ama bu kişi ameikadaki maxdir. en az mary kadar -bence ondan çok daha-orjinaldir. Ve bu iki insan mektup arkadaşı olurlar. zaman
geçr yıllar biter biz onların hikayesiyle kah güler kah hüzünleniriz.

ama bu hikaye öyle güzel aktarılırki gerçek olduğunu biliriz zaten. tatlı mary
ve huysuz max yazıştıkça biz meraklaırız.

iyi bir senaryo iyi bir teknik çalışma ve harika bir film.
herkese tavsiye olunur.

9/10

13 Ekim 2010

PorcoRosso'yu Takip Etme Yolları - 3

Hizmette sınır yok sevgili okur.


İşyerinde tuvalete gittin ve canın sıkılıyor? Otobüstesin daha 7 saat yolun var bitmez. Yatak odanda wireless çekmiyor. Gitmiş meydanda arkadaşını bekliyorsun ve zaman geçmiyor.

Ne yaparsın?
Yeni teknolojileri kullanan biri olarak telefonunla nete girersin.
Belki aklından bir an için "porco" birşeyler saçmalamış mıdır diye merak edersin.
İşte aşağıdaki link bu bloga 3g'li telefonlarla en hızlı şekilde hem de az mbyte ile bağlanmanı ve çok pratik şekilde sayfaları gezmeni sağlayacak.

Tek yapman gereken ücretsiz uyhulamayı telefonuna yüklemek. (cep telefonundan gitmeniz gerek bağlantıya. Bilgisayara indiremiyorsunuz).


Valla bence süper. Ben bile arada girip "negzel şey lan teknoloji" deyip kapatıyorum. Yani sadece şaşırmak istediğim de. Yoksa ne girecem be.

http://appwizard.ovi.com/get.jsp?pp=27b15a


Not : Bu uygulamayı yazan ve benimle paylaşan canım abime (unicorn) teşekkürler.
Not 2: Bir de benim doğumgünüm bugün. Kalın sağlıcakla.
Not 3: Düzgün bir foto çekemedim. Ama kabaca böyle görünüyor. Deneyin bak. Valla güzel.

12 Ekim 2010

The Killer Inside Me

piskopatım piskopatsın piskopat.




sevgili okur ben bu filmi sevdiğim için piskopatsım.
ama winterbottom bu filmi çektiğin için kesinlikle piskopatsın.
casey afleck ise gerçek bir piskopat gibi oynadığı piskopat.

Tokat gibi çarpan filmleri seviyorum. Gücünü 1952de yayınlanan aynı isimli romandan alan bu film winterbottomun olgun avrıyla aceleye gelmeden insanı sarsıyor. öylesine güçlü ki film irkiliyorsun ve "lan olum yapma lan" diyorsunuz. O kadar sert ki cinsellik sahneleri 9 songs'tan daha sarsıcı, dedektiflik bölümleri "fargo" zekasında, şiddetin sansürlenmemesi ise en az "irreversible" gibi.

Winterbottom'un 18. filmiyle karşı karşıyayız sonuçta. Hep nevi şahsına münhasır filmler çeken bu adam bir yerlerde birileriyle kesişiyor. Ama bu benzetmeye çalışan bir kesişme değil. Bu ustalığın izlerinin benzemesinden kaynaklı. İlk filminden bu yana ise 15 yıl geçmiş. 15 yılda 18 film. Üretkenlikte son nokta bu adam. Bu filmi ve karakterleriyle Woody Allen ve Fronçois Ozon'a da göz kırpmaktan geri durmuyor.

bu film bir yandan ve belki en çok ihtiarlara yer yok'a benziyor. coenler gibi bir adam değil winterbottom. ama bir kitabı uyarlarken nasıl sadık kalınacağını ve etkisini azaltmayacağını biliyor. ben bu adamı seviyorum çünkü -kubrick gibi- hep yeni birşeyler yapıyor yeni şeyler üretiyor. Farklı türler deniyor. Yeni türler yaratıyor (Tristram Sahndy gibi). Ben bu adamı seviyorum güzel kadınları oynatıyor bir de filmlerinde. bence güzel kadın önemli. seyir keyfini arttırıyor (seksistim evet).





Polis Memuru Lou Ford'u izliyoruz. Texas'lı kendisi. Aynı zamanda bir piskopat. Değişimleri sık olsa da bunu belli etmiyor. Ta ki intikam almak için beklediği kasabanın taşaklı zengini Chester Conway'a karşı bir fırsat yakalamışken. Oğlunun bir fahişeyle ilişkisini değerlendirip Chester'ın oğlunu ve fahişeyi acımazsıza öldürür. Bu ise herşeyin başlangıcıdır. Bebek yüzlü polis memurundan şüphelenmek için çok daha fazlasına ihtiyaç duyan eyalet polisi ise Bill Pullman.

Filmin böyle karanlık bilinmeyen bir karakter barındırmasına rağmen olaylara karşı oldukça şeffaf davranmış Winterbottom. Sorulacak soruların hepsinin cevabını veriyor. Bunu acemice değil gayet sakin ve yavaşça yapıyor.

Film Jessica Alba, Cassey Affleck, Kate Hudson ve Bill Pulmann gibi yıldızlarla dolu. Ama Casey Afleck insanı korkutan bir piskopat tribine giriyor. İnsana "gerçeğim ben" diye fısıldıyor. Hem de çaktırmadan arkadan gelip kulağına eğilip.

8,5/10

06 Ekim 2010

The Vengeance


Kaçıncı intikam filmi?


En güçlü duygulardan biri olmasında mütevellit intikam pek çok kere bahsi geçen bir mesele sinemada. Hong Kong sineması ise dünyada tarzıyla belli bir yeri olan, takip eden sayısı oldukça fazla olan bir sinema.

Şimdi bol aksiyonlu hong kong sinemasında bir filmin intikama dayanmaması düşünülemezdi heralde. İki klişe bir araya geliyor ve orta yerine Memento konuyor. İşte herşeyi değiştiren bu. Üstelik sözünün eri insanlar var filmde. İntikam unutulsa bile alınması gereken bir şey olarak önümüze geliyor. Ama unutunca nasıl değersiz anlamsız oluveriyor herşey. İntikam bile.

Filmdeki aşırı aksiyon sahneleri gerçeklikten o kadar uzaklaştırmasa vasatın bir tık üstüne çıkaiblirdi film. Tabi o sahnelerin estetik duruşuna edecek sözüm yok. Ama sonlardaki Cüneyt Arkınlı "3 arkadaş" mıydı "3 kahraman" mıydı o filme yapılan gönderme abartıydı. Ne diyeyim.

Yönetmen johnny to'nun vasat filmiymiş. Diğerlerini öve öve bitiremediler.

6/10

30 Eylül 2010

The Experiment


Sert lan film!


İşte sırf bu yüzden sevdim filmi. Tabi ki bu filmle iligli ilk bahsi açılan konu "Das Experement"dir. Bunun olmaması mümkün değil. Das experement Zimbarda'nun ünlü deneyine yaslanması bence çok cesurcaydı. Zira bu sosyal psikolojiyi inceleyen deney gerçek hayatta büyük ses getirmiş ve deney kontrolden çıkmak üzereyken sonlandırılmış.

Ama Zimbardo'nun deneyi her zaman önemli ve düşündürücü olmuştur. Sinemanın hali hazırda deney videoları bile varken bu konuya değinmekte geçikmesi gerçekten şaşırtıcı. Zira bu deney insan içgüdülerinin ne denli kontrolsüz de dengesiz olduğunun kanıtıdır. Örgütsel olarak bulunduğun grubun ve sana verilen yetkilerin senin sen olmaktan çıkmasıyla ilgili. Sosyal konumun insan psikolojisini nasıl etkilediği.

Her neyse. Biraz alkol aldığımdan mı bilmioyrum filmi izlerken gerildim. Özellikle girişteki jenerik ve deneklere gösterilen A clockwork orangevari şiddet videoları sahnesinde. Öyle bir hazırladı ki o sahneler bizi filme gerginliğimiz filmin tamamına yayıldı. Yapması gereken gibi duyularla oynadı. Gerisindeki çok doldurulamayan içerik o gerginliği kullandı.

Evet film gerçekten deneyin sosyolojik yanına "Das Experement" gibi yaklaşamadı. Ama gerilim filmi olarak bakınca gayet eli yüzü düzgündü. Sinirlendik, uyuz olduk, gerildik. Sinemasal ve teknik anlamda çok başarılı olmasa da zaten ilk filmde bunlara doymuştuk. Aynı konuyu tekrar izlenilir kılmanın hollywoodcasını başarmış yönetmen. (adını bulmaya üşendim evet)

Beklentim düşüktü filmi izlerken. zira "das experement" oldukça iyi bir film benim gözümde. Ama bu film yakın tarihine ve referansına rağmen eline yüzüne bulaştırmadan filmi kotarmış.

7,5/10

24 Eylül 2010

The Good Heart


Demek ki kalp güzelliği herşeyden önemliymiş.



Aslında izlerken düşünüdklerimle sonra okuduğum iki üç şey arasında fark var. Daha bilinçli izlenebilirmiş. Ya da filmi bölük pörçük değil tek parça halinde izlemek gerekiyormuş. ama sonuçta ben kendi üzerimdeki etkilerine değineceğim.

Nedense beklediğim vurucu etkiyi yapamadı. Dagur Kari sevdiğim bir adam. İyi bir yönetmen. İyi bir yönetmen. Sanırım Lukas Moddysen ve Dagur Kari'nin amerikan ortaklarla giriştikleri işler orta halli. Kesinlikle kötü değiller ama kendi ülkelerindeki özgürlük saldırganlık yok gibi.

Bu film ise aksi Jacques ve sokaktan getirdiği Lucas'ın hikayesini anlatıyor. Biri ölmemk biri ölmek için çaba sarfederken hastanede yolları kesişir ve Jacques ölümünn yakın olduğun farkında olarak barını Lucas'a devretmek için onu eğitmeye başlar.

Tabi aralarındaki yaş farkı ve dünyaya insanlara yaklaşımları oldukça farklıdır. Yaşlı Jaques sert aldırmaz küfürbazken Lucas onudaki herşeyin karşıtını barındırmaktadır.

Bu hikayenin dramatik yanı çok sert değil. Dozunda. Ama gerçekten çok iyi esprilerin olduğu sahneler de var. Bu açıdan başarılı filmin tek eksiği tahmin edilebilir sonu.

Yine de eli yüzü düzgün. Sessiz sakin bir film var. Kimse aşık olmayacaktır eminim ama kimse de vasat bulamaz.

Ha ne okumuştum derseniz : Jacques'ın J.Jacques Roussue göndermesi minvalinde ve felsefeye sırtını dayamasaydı. Evet eğlenceli bazen derin muhabbetleri sevsem de böyle felsefi bir tabana dayandırmak herkes için mümkün değil.

7.5/10

23 Eylül 2010

Joint Security Area


2000 yapımı chan wook park filmi.



Kesinlikle iyi bir film. Güney Kore ve Kuzey Kore arasındaki sınırda nöbet tutan iki ülke askerlerinin hikayesiyle karşı karşıyayız.

Film K.Kore sınır kulübesinde 2 askerin ölüp birinin yaralanması ve bir G.Kore'li askerin ordan yaralı kurtulmasıyla başlıyor. Tarafsız İsviçre de bu olayı çözmek için devreye giriyor. İsviçre orda tarafszı askeri güç olarak bulunmakta.

Film olayın önce taraflarca anlatılan sonra da gerçek olan kurgusuna değiniyor. Bu haliyle Kurosawa'nın Rashomon'una benziyor. Hangi hikaye gerçek acaba? Kim haklı?

ama Chan Wook Park iyi yönetmen olacağının sinyallerini çok güzel vermiş. Savaş halindeki ülkenini her iki tarafına da giyydiriyor. Tarafsıza da giydiriyor. Esirgemiyor. Bu savaşın kardeşi birbirine düşürüşünü anlatıyor. Çok iyi anlaşacak insanlar yetki sahibi kötü olduğunu bildiğimiz kişlerce ayrılıyor. Hem de 50 yıldır.

Akıcı, farklı, cesur güzel bir film.
Savaş yok bu filmde. köküne kadar dram var. Sarsıyor insanı.

8,5/10

Eyvah Eyvah

Önyargı yıktıranlardan biridir bu film benim için.






Evet sevgili okur (ne zmandır size böyle seslenmiyorum değil mi sevgili okur) yukardaki doğru. Ben bu filme inanılmaz bir önyargıyla yaklaşıyordum. Sinema seven biri olarak nasıl böyle yaparsın dediğinizi duyar gibiyim (ama bak aranızda bir ikisi de ben de öyle düşünüyorum diyor hala). Ama ben bu demet denen kadına çok feci uyuzum. Sebebi de hep abartılı oyunculuklarıyla gerçekçiliğe uzak olması ve bok varmış ve bir işe yaramış gibi estetik olması. Sanane lan diyenlere? Benim düşündüğümden sanane lan deme çirkinliğini gösteririm. Böyleyim ben. Sevmediğim şeyleri size detaylı anlatmak zorunda mıyım sevgili okur? Demek size hitap ediyorsam zorundayım öyle mi? İyi madem bu seferlik anlatmamaı hoş görün ama.

İşte bu önyargılarla ve kalitesiz türk komedileri sebebiyle önyargılıydım ki gece uyku tutmayınca izleyeyim ya dedim. Açtım. Gerkeeni yaptım. Evde baktım. Hafızaya atttım. Beyin bedeva sevgili okur. Geldim anlatıyorum.

Güzel filmmiş. İzleniyor. Sıkmıyor. Yok artk demiyorsun. Ata Demirer gayet iyi yazmış ve oynamış. Samimi iyi bir film. ailecek falan da izlenir hem. Ne güzel.

7/10

20 Eylül 2010

Robin Hood


2.5 saatlik herkesin bildiği bir film lan bu!


İşte yukardaki başlığımsı şey herkesin bir an için düşündüğü ve bu sebepten de filmi izlemekten vazgeçtiği anda aklında geçenlerdir.

Öncelikle bu bildiğimiz Robin Hood değil. Tamamen farklı. Bu nedenle de anlattığı hikaye yeni olmakla kalmayıp her an eskiyle kıyaslanan bir yapıda. Ve bence gerçekten iyi. Ahım şahım falan değil. İdare ederin üstünde. 2.5 saat sıkılmadan izliyorsunuz.

Filmde pek çok değşiklik var. Bunu da filmin sonunda "Robin Hood hikayesi böyle başladı diyerek" öncesine değinerek anlatıyor. Gerçi Kevin Costner'lı eski versiyonda da Robin'in Kudüsten kaçıp gelişi hikayesi vardı. Ama olaylar çık hızlı ilerliyordu. Bunda ise daha oturaklı ve gerçekçi bir anlatım var. Ridley Scoot kahraman olmak istemeyen zoraki kahramanların filmlerini sevmeye başlamış. Kingdom of Heaven ile benzeyen çok unsur varsa da rahatsız edici değil.

Oyunculklar falan herşey orta. Ama önyargıyı kırması bile filmi benim gözümde iyi kıldı. 3 yıl sonra hatırlar mıyız? Hayır. Ama şimdi sıkılmadık ya o da birşey.

7,5/10

26 Ağustos 2010

The Maltese Falcon


Dostum ben bu filmi çok seviyorum.


3. kere izledim dün. Bir 3 kere daha izlenir kanımca. Humprey Bogart'a olan hayranlığım artıyor onu her beyaz perdede gördüğümde. Boş oyuncu değil. Çılgın atıyor yeminlen.

Malta Şahini Film Noir denilen şeyin babası kabul eidliyor. Benim göüzmde bir şaheser. Karanlık atmosferi, karanlık karakterleriyle insanı büyülüyor. Bunu yaparken inanılmaz zarif bir mizah anlayışıyla süslüyor kendini. Eğlenirken sonun merak ettiğiniz ve çözümlenmesi şaşırtan bir polisiye izliyorsunuz. Femme fatale'in ne menem şey olduğunu görüyor ama ağlamalara yalanlara kanmayan Samuel Spade'e de hayran kalıyorsunuz.

Sinema tarihine yön vermiş bir film ve büyük usta John Houston'u analım burdan. Ben Houston'u Chinatown'da oynadıktan sonra büyük ilan ettim. Bu iki film arasındaki bağı görmeyeni sopayla dövüyorlar haberiniz olsun.

10/10

23 Ağustos 2010

ben çok sevmem korku gerilim sinemasını. uyku girmediğinden değil gözüme. iyi değiller.


bu tür kazara virüs bulaşıp kasabayı yok eden amerikan filmleri çoktur. çok iyileri de var. amerikan olmayan 28 gün sonra'ını yeri ise bambaşka. hatta bu filmin orjinali de ki Romero tarafından yönetilmiş, bundan iyi. ama yine de bu filmin vasat olmasının sebebini çözemedim.
oyuncular fena değil. senaryo bildik ama iş yapar. devlet eleştirisi ya da ordu biraz yavan kaçmış. bu insanların zombiye dönüşmesi mantığını anlayamıyorum heralde. o yüzden mi sevmiyorum acaba?

germiyor beni. beni korkutmaya çalışması değil germesi lazım sanırım. umarım den gelirim öyle bir taneye.

çok oldu gerilip uyuyamayacak kadar sert bir şey izlemeyeli.

16 Ağustos 2010

Skins

Farklı bir ingilzi dizisi daha.


İngilizler iyi dizi yapıyorlar bence. Ben bu adamları seviyorum. Ama yaşamak istemem onlarla :))

Skins bir gençlik dizisi. Benim gibi artık genç sayılmayan biri için (şaka şaka daha bebe sayılırım) bile dizi oldukça farklı ve keyifli.

Nedir bu diziyi farklı kılan unsur?
1- Her bölüm bir karaktere odaklanılıyor. Herşey ve diğer kişiler her bölümde var ama herşey o bölümün kahramanının gözünden ve dünyasından resmediliyor. Tabi böyle olunca da çekimler müzikler kamera da o karakterin yapısına göre değişiyor ki her bölüm başka bir dizi haline geliyor.

2- Karakterlerin anlatılışı farklı. Dramatize edilmiyorlar. Eğlenceli de olsa karakterlerin sıkıntıları çok iyi işleniyor. Hepsinin sorunlarına ve derine iniyor.

3- Eğlenceli. Gençlik dizisi de olsa hayatın eğlenceli ve dramatik yanlarını eşit pay ediyor. Gerçeklik üst düzeyde.

bir iki yerde bunu OC. ve Gossip Girl ile kıyaslayanlar var. Alakası yok. Uzunca bir film gibi. Her seferinde farklı. Dedikoducu ve kimin eli kimin cebinde belli değil dizisi değil. Sonradan bozarsa karışmam.

Casablanca

Filmi anlatacak değilim. Zaten en son izleyenlerden biriyim.

Ama İzmir'de Eski Havagazı Fabrikasında yapılan açık hava gösterimleri ile oldukça güzel bir havada keyifli bir şekilde izledik. Armutlar minderlerle dolu bahçe erken saatte gelenlerle kapıldığı için çimlerde oturduk. Ama her halükarda oldukça güzel keyifli bir film gösterimiydi.

Her çarşamba bir klasik gösteriyorlar. Mesela dün Bergman'dan Yaban Çilekleri vardı. İlginç seçimler yapması açısından da takdire şayan.

Her perşembe de bir konser oluyor. Geçen hafta Pinhani varken önceki hafta bir jazz konserine ev sahipliği yaptı. İzmirlilerin dikkatle takip etmesi gereken bir yer Havagazı Fabrikası. İzmir Sanat kapalıyken gayet çekici.


Not: İçerde restorant olmasına rağmen konser ve filmlerde kendi biranızı yiyeceğinizi getirebilirsiniz. Kimse karışmıyor.

Not 2 : Film feci iyiymiş. Şaştım kaldım. Böyle de bir insanım. Şaşırıyorum arada.

12 Ağustos 2010

The IT Crowd


Bu sezon da bitti. Muhtemelen yeni sezon da olmayacak.


Ama kesinlikle geçen sezonların tadı yoktu. Bir sezon pas geçtikten sonra, tekrarları çok izleniyor diye yeniden çekilmeye başlanan SIDIKA gibi birşey oldu.

Bu dediklerim sebebiyle kötüymüş gibi algılanmasın. Ama önceki sezonların yüksek ivmesi kesinlikle yoktu. Eğlenceli de olsa bazen zorlamaydı.

Yine de en sevdiğim dizilerden biri olduğunu söylemeliyim. Yine ingiliz üstelik. Öyle severim ki rastgele bir bölüm açıp izlemişliğim çok. İşe gitmeden önce falan izlerim hatta. KEsin neşelendirir çünkü.

Bilmiyorduysanız bence çok mutlu olma zamanı. Size mükemmel bir dizi önerdim.

10/10

09 Ağustos 2010

Limits of Control


Benim limitlerimi aştı.

Ne kadar kendini bilen, mütevazı biriyim değilm mi? Benim limitlerimi aştı diyebiliyorum bir film için. Şaka lan!! Benim limitlerimi aşacak film yok gibi. Ne Lost Highway ne A Hole in My Heart aşamadı. Bu mu aşacak?

Ama Jarmush gerçekten limitlerini zorlamış. Anlaşılması zor, sırrı sonunda saklı ağır ilerleyen bir film yapmış. İpek parlak takımları içiersinde istediği şeye ulaşmak için insanlara istedikleri şeyi veren adamımız sonunda...

Ben filmle ilgili bir şeyler okurken "western filmlerine gönderme" "modern kovboy filmi" diyenlere şaşrıdım. Anlamıyorum. Yaşım büyüdükçe filmleri yorumlama kapasitem daralıyor. Zaten popüler şeyler izleyeibliyorum. Ama be Jarmush'u her zaman sevdim ve seveceğim. Manifeston yeter adamım.

Görüntü yönetmeni Christopher Doyle olunca görüntü ön plana çıkıyor. Kafeler mekanlar ışık başrole oynuyor.

Herhangi bir film için "şöyle film sevmem, bu ne biçimmiş diyen" varsa zaten peşinen izlemesin. Adı afişi hareketli dursa da sakin film. Güzel sakin.

08 Ağustos 2010

Capitalism A love Story


Zeitgeist'ten sonra yavan kaçtı biraz.



Micheal Moore muhalif sesiyle Amerikayı eleştirmeye devam ediyor. Bu kez Amerika ekonomisinin mevcut halini ve birilerinin yönetimleri etkisi altına alarak nasıl zengin olrken insnaların ölümne ya da evsizliğine sebep oldukları.

Karışık oldu biraz. Yani Zengin daha zengin, fakirin daha fakir oluşunu gösteriyor. Ama filmle ilgili bazı sorunlar var. Öncelikle girişteki minimal öykülerle dramatizasyon yapmaya çalışıyor. Bir ailenin elindekileri kabedişiyle başlıyor. Tam olarak nedenler igöstermeyişi soru işareti. Ayrıca büyük bankaların ve devlet adamlarının dolandırıcılıklarını gösterirken de basitleştriemiyor olayları. Kaçıyor bazı yerleri.

Teknik sorunları olduğu aşikar. Ama bu yanlış demek değil. Anlattıklarının hepsi doğru ve sadece Amerika için geçerli değiildir sanıyorum. Baştakiler rüşvetler karşılığında finans şirketlerine arka çıkıyor ve vatandaşını hiç ama hiç kollamıyor. Filmin finalinde ki sosyalizm övgüsü ise Moore'un siyasi görüşünü açıkca belirtmekten krkmayışının eseri. Haklı olarak en iyinin sosyalizm olacağını eşitliğin önemli olduğunu göstermesi önemli.

Pis oyunları seyretmeye devam edeceğiz. Moore gibi zeitgest gibi gözmüze sokanlar da nafile çabalarına rağmen pes etmek istemeyen aktivistler. Gönülden sevdiğim adamlar.

8/10

05 Ağustos 2010

Inception

sana büyük bir sır söyleyeceğim

korkuyorum senden
korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
el kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan
korkuyorum senden.

sana büyük bir sır söyleyeceğim
kapat kapıları
ölmek daha kolaydır sevmekten
bundandır işte benim yaşamaya katlanmam...*



neyse bir hafta içinde yazılmayan kalmadı film hakkında.
tabi özel bir şey okuyabilmek için nolan külliyatını bilmek, esinlendiği şeyleri anlamak ve basit düşünebilmek gerekiyor. İşte burada basitlik devreye giriyor ve herkese ulaşması filmin mümkün oluyor.

Bu filmi başyapıt yapan ilk şey basitliğidir. Hem de bu kadar karışıkken ve zaman gibi rüya gibi tek başına bile anlatılması sinemada neredeyse mümkün olmayan şeyleri derin duygusal bir yoğunlukla birleştirirken basitliğini koruyabilmesidir. Hepimiz anlıyoruz filmi. Bu neydi, şurda nedemek istedi demiyoruz. Algı düzeyimizde kalıyor genel çerçevesi. Deux ex machina'lara ihtiyaç duymuyor. Ama rahat da durmuyor kurguyla oynuyor ki bu da onun imzası zaten.

Basit tutuyor. Referans alıdığı filmleri bilmeyen biri filme aynı şekilde yaklaşıp aynı tepkiyi veriyor. Verebiliyor. Nolan kendi üst zekasının perdesinden seslenmiyor izleyiciye. Onlarla kendini aynı yerde tutabiliyor. Burada kendisi düşüyor da demiyorum. Seyircinin de daha zeki olmasını sağlıyor. Çünkü seyirciyi besliyor. Anlayacağı ortamı yaratınca seyirci de aptal gibi bakmıyor, bakamıyor.

Nolan şimdiden usta sıfatını hak ediyor. Zira yaptığı herşey büyük ve olgun.
İnception da şüphesiz iyi oluyor bu adam sayesinde. Kimin elinde olsa bu proje senaryo böyle olmazdı hem de.

10/10

*Aragon

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP