29 Ekim 2012

Amour

"2 saat dayak atsalar bu kadar yorulmazdım" dedi salondan çıkarken biri. 
Kimse aşkın kolay ve zahmetsiz olduğunu söylemedi zaten, hele ki 50 yıldır yaşıyorsanız.



Amour sadece hanekeden beklenebilecek filmlerden biri. Sade. O kadar sadeki sıkıcı. Hayatın içinden olduğu o kadar belli ki hiç yadırgamadan sıkılıyoruz. Bu filmin sıkıcılığı değil; filmin etkisiyle içimizin sıkılması durumu. Bilinçli olarak yapılan bir şey. Zaten o nedenle filmden çıkınca dayak yemiş gibi oluyoruz. 

50 yıldır evli olan Georges ve Anne, Anne'nin rahatsızlığıyla rutininden çıkar ve bir anda fedakarlıklar ve sıkıntılar yumağına dönüşür(gerçi bunu biz böyle yorumluyoruz. zira aşık olan çift asla bu şekilde düşünmüyor). Georges ne olursa olsun Anne'yi bırakmaz ve her ihtiyacına koşmaya çalışırken Anne bu yük altında huzursuzdur. Bu cümleler de olabilecek en düz kaba olanlardır bu filmi anlatabilecek heralde. 

Filmde hayattan gerçek bir kesit görüyoruz. Haneke hiç bir sürprize izin vermiyor. Mevcut dönem ilişkilerinin şeklini eleştrirken sadece durum tespiti yapıyor. Yorum katmıyor. Zaten bir yönetmenin bir film yaparken yorum katmıyormuş gibi görünerek bu kadar reel bir şey gerçekleştirmesi şaşkınlık verici. 

--------------spoiler-----------------
George anlattığı hikayede  sıkılınca yıldız çizmesi öğütlendiği için defalarca yıldız çizdiğini anlatıp Anne'yi de defalarca tekrar takrar "maa" derken öldürmesi sahnesi çok özeldi.
--------------spoiler-----------------

Haneke Cannes'da büyük aldığı White Ribbon'dan 2 yıl sonra yine aynı ödülü alacak bir istikrara sahip. Bu bile ona hayran olmak için bir sebep. 

8/10


24 Ekim 2012

House MD

Bitti.

Şaka gibi ama 8 sezondur izliyorum ve bittiğine üzülüyorum gerçekten.




Herkes yalan söyler, lupus, tb, ct, etik vb. pekçok şeyi kafamıza kazıdı House Md.
Nevişahsına münhazır doktor Gregory House hayatına son vererek diziyi bitirdi. Sonuçta doktorluk onun hayatıydı.

3.sezonunda yakalamıştım bu diziyi ve sonra askerdeyken bile izledim hiç ara vermeden. Bu dizi sayeseinde doktorluğu öğrendiğimi sandım, zeki olmayı çok istediğimi farkettim (aptal olduğumu farkettiğime göre çok da aptal olmamalıyım bence) bir kaç dil bilmek istedim ve dizi bitince hiç birini yapmayacağımı idrak ettim.

Şu sıkıcı hayatı renklendiren başka bir şeyler bulmak lazım artık.

Not: Hayatımda gördüğüm en iyi dizi bölümü "House' Head Wilson's Heart" bölümüydü. Uzun süre de öyle kalacak gibi.



Hatırlamakta yarar var : http://kirmizidomuz.blogspot.com/2011/03/house-md.html

03 Ekim 2012

super 8

Kamera hariç süper olan bir şey yok!  *



gerçekten neyi neden anlattığı belli olmayan iyi giriş yapan ancak sonra gideceğini bilemeyen bir film olarak kalmış.

JJ Abrahams uzaylıları seviyor ama biraz daha ET kafasından uzaklaşarak yaparsa daha güzel olur.

5,5/10


* ahmet çakar tarzı yazı yazmak<

Terraferma

Sıcak italyan filmi.


Biraz "amarcord" biraz "il postino" biraz deniz, biraz "ken loach"vari mülteci sorunu.

Bir adada dış dünyaya ne olsa kapalıdır. İnternet televizyon telefon bunu değiştiremez. Oranın halkı bu nedenle kapalı ve kendine dönüktür. Ve kültürü daha yoğundur.

Ama kapitalist düzen insanı değiştirir, toplumu değiştirir. Eski balıkçılarla yeni nesil arasında yetinmekle daha zengin olmak, eşitlikle bencillik arasında giden tartışmalara kaçak göçmenlerin kayığı eklenince ada iyice karışır. Biraz saftirik kahramanımız ise herşeyi yeni keşfettiği bu yazın nasıl biteceğini kestirememektedir.

Film sıcak ve güzel. Klasik bir italyan aile hikayesi. Baaria gibi dönemlere yayılmasa da İtalya'nın kokusunu almak mümkün.

7/10

02 Ekim 2012

The flowers of the war

valla çok bildik ve gereksiz bir hikaye.



benzerleri oldukça fazla olan bu hikaye yeni hiç bir şey katmıyor bize. Standartın hiç bir açısından üzerine çıkamıyor. Biraz abartıldığına da eminim.

Tamam yönetmen oyuncular iyi. Hatta yapım da büyük ve başarılı ama kahraman subay haricinde hiçbir çekiciliği yok filmin. Christian Bale bildik oyununu sergiliyor, küçük kızlara ifrit olunuyor film uzun süresiyle sıkarak bitiyor.

6/10

24 Ağustos 2012

Football Is A Part of I


Bob Marley 11 Mayıs 1981’de öldüğünde mezarına gitarı (Gibson Les Paul), biraz marihuana, bir incil, bir yüzük ve bir futbol topuyla beraber gömüldü.



Özgürlük. Futbol özgürlüktür, bütün bir evren için. Futbolu seviyorum çünkü oynamak için yetenekli olman gerekir.(1)Bir çok insan Bob Marley’in fanatik bir futbolcu ve taraftar olduğunu duyunca şaşırır. Bu Jamaikalı, regi şarkıcısı, politik aktivist, ot içen adamın futbolla olan birlikteliği dikkat çekicidir. Hayatının iki aşkıdır müzik ve futbol. Ama çoğumuz onu sadece yaptığı müzikle tanıyoruz.

Oysa Bob Marley turnede ya da stüdyoda kayıtta bile olsa hemen hemen her gün mutlaka top oynardı. Arkadaşlarıyla birlikteyken her fırsatta futbol konuşulurdu. Televizyondan maçları takip etmekten de geri kalmazdı. Tuttuğu takım Santos (Brezilya), en sevdiği topçu ise Edson Arantes do Nascimento idi. Diğer adıyla Pele. Bir diğer sevdiği futbolcu ise Pele’nin rakibi Arjantinli Ossie Ardiles’di. 1970 de Rio de Jeneiro ziyareti sırasında birkaç müzisyen, sokak çocukları ve 1970 brezilya milli takımından oyuncularla beraber maç yaparken ona Santos forması verdiler. Sırtında 10 numara yazıyordu. Marley bunun üzerine şöyle dedi : “Ben de Pele gibi her mevkide oynayabiliyorum”. Evet Bob Marley hayatın içinde her yerdeydi ve şöhret onu gerçek hayatın dışına atamamıştı.

O maçı izlemiş olan bir Brezilyalı fotoğrafçının maçla ilgili yorumu ise ilginçtir : "Maç gerçekten kısa sürdü. Tanrıya şükür her şey çok hızlıydı. Çünkü maç çok berbattı. Bob ise felaketti. Gerçekten oynayamıyordu. 1’den 10’a bir puanlamada Bob’a 1.5 verirdim”. Island Records'un Britanyalı yapımcısı Trevor Wyatt ise İngiltere'deki bir maç sonrası : "Sürekli pas vermeye çalışıyordu. Çünkü Bob oyunda da gerçekte olduğu gibi bir adamdı, top her zaman ona geliyordu ve o da pas veriyordu. Genelde orta sahadaydı ve ona kaptan diyorlardı. Çok iyilerdi. Brazilya gibi."

Hangi açıklamaya inanacağımı bilemesem de, bu kadar futbolu seven –sevdiğim- adamın kötü oynadığına inanmak istemiyorum. Çocukluğundan beri futbol oynayan biri en azından İbrahim Üzülmezden daha iyidir diye düşünüyorum. Arkadaşları eğer müzisyen olmasaydı onun iyi bir orta saha oyuncusu olacağını düşünüyorlardı. Hızlı ve yaratıcı bir orta saha. Jamaika için yaptıkları, dünya için yaptıkları ve barış mücadelelerine liderlik ettiği düşünüldüğünde kaptan olması ve orta sahada bir maestro gibi takımını yöneteceğine şaşırmamak gerekir. Hagi gibi yaratıcıyken Guardiola gibi kibar ve cömertti. Mücadeleden asla vazgeçmezdi.

Bu mücadeleci yapısı nedeniyle bir barış mitinginde sahneye çıkacağı sırada silahlı bir eylemde vurulduktan iki gün sonra sahneye çıktı ve şarkı söyledi. Ona nedenini sordukları zaman "Bu dünyayı daha kötü yapmaya çalışan insanlar bir gün bile dinlenmiyorlar. Ben nasıl dinlenebilirim ki?" dedi. Orta sahada oluşu bundan kaynaklı olabilir. “Futboldan önce müziği sevdim. Eğer önce futbolu sevseydim bu tehlikeli olabilirdi. Çünkü futbol oldukça sert (vahşi). Eğer biri size sert girerse sizde ‘savaşma arzusu’ yaratabilir.” Belki de müzik önce olduğu için insanlar hakkında asla kötü bir şey düşünmedi.

Bir çok Marley hayranı onun futbol yüzünden öldüğünü düşünüyor. Bir maç sırasında ayak parmağından yaralanan Bob Marley tedavi olsa da yara sonra kangrene dönmüş ve cilt kanserine çevirmiş. Ayağın kesilmesi gerektiğini söyleyen doktorlara ise : "Rasta hiçbir eksikliğe gelmez" demiş. Çok sonra bu yara nedeniyle kanser olduğu belirtilse ve 8 ay kemoterapi görse de hayata veda etmiştir. İlk tedavide bir CIA ajanın yaraya yabancı bir madde enjekte ettiğine dair komplo teorileri de mevcut.

'Kim kimi kurtarabilmişti şimdiye kadar? Beni kim kurtaracaktı? ''Kurtuluş'' dedim ''Ankara'da bir mahalle.'' Fazlası değil. Belki bir de Bob Marley'in en iyi şarkısı. Daha fazla düşünmeye gerek yok. Adı her yerde, kendisi yok. Kurtulmaya gelmiyoruz bu dünyaya. Daha da saplanmak için buradayız. Dibine kadar. Onun için çürüyor bedenlerimiz ölünce. Mısırlılar uğraşmış efendileri kurtulsun diye. Ama nafile. Çaresi yok. Kurtuluşu beklemek yararsız. Gelmez çünkü. Kontenjan dolmuş. Biz daha çok kötülüğün sınırını zorluyoruz. Mucizeler bitti. Doğmak yeterince mucizevi. Başka bir tane daha beklemek aptalca. Ölmek de ikincisi. Bunların arasında da bir şey yok. Kimse beklemesin..."(2)

Bob Marley dünya üzerinde barışın ve kardeşliğin hakim olması gerektiğine inanıyordu. Kurtuluşun olabileceğini bilip bunun için savaşıyordu(Get up. Stand up.Stand up for yor rights. Don't give up the fight).Futbolun da takım oyunu olduğunu biliyor ve belki sırf bu nedenle seviyordu. O gettodan çıkmış bir halk ozanıydı. Müziğiyle dünyayı kurtarmaya çalışırken top oynayarak kendini kurtarmaya çalışıyordu belki de. Ölümünün futbolla ilişkili olması bu yüzden üzücü ve ironiktir.

Bob Marley futbolun sadece futbol olmadığını biliyordu. Hayatın ta kendisiydi futbol. Futboldaki mücadele gerçek hayata benziyordu. Bob'un yenmek istediği rakibi ise açlık, fakirlik ve savaşlardı.


(1) Bob Marley–1979
(2) Kinyas ve Kayra

06 Ağustos 2012

Black Mirror

Modern çağın televizyon şaheseri.



Black Mirror 3 bölümden oluşan bir tv serisi. Ancak her bölüm tamamen bağımsız ve diğerleriyle alakasız. Alakasız dedimse ana tema üzerinden aynı olmakla farklı hikayeler anlatmakta.

Birinci seri de ingilterede sevilen bir kız kaçırılır ve kaçıran kiçi bir tehdit postasıyla "kızı öldürmemesinin tek şartını" açıklıyor. Başbakan canlı yayında bir domuzla sevişmezse kızı kimse bir daha göremeyecektir.

İkinci de ise çalışıp (koşu bandında) elektrik üreten genç erkeğimiz zorunluluklar dünyasında (tv izlemek istemezsen ceza puanı yersin. yemekler puanla, koşup kazandığın puanlar zorunlu kaldığın şeylerle gider). Adamımız bir kızdan hoşlanır puanlarını ona verir. Kız o puanlarla sahneye çıkabilecek ve ünlü olup kurtulabilecektir bu hayattan.  Bişeyler olur (spoiler olmasın çok) sonra kendine kastırır bu kez de puan toplamak için ve sahneye çıkar. Kendini öldürecektir canlı yayında ve öncesinde sistemi eleştiren sert bir konuşma yapar. Tam öldürecekken şovun sunucusu (akın ılıcalı gibi birşey) sana önerim var der ve adamı her hafta televizyonda aynı formatta bir şov programına çevirir. Adamımız artık sistemi eleştirdiğini söyleyip duran bir şov insanı olarak rahata ulaşmıştır.

Pek güzel bir bölümdür.

Üçüncü de ise insanlara takılan bir çiple gördükleri herşeyi kayıt edebiliyor ve sonradan tekrar izleyebiliyorlar. Bu durumun o an kaçırılan detaylara dönüşü sağlaması ve bunun insan hayatında yarattığı etkileri işliyor.

Yani bu üç film de oldukça başarılı ve ilgi çekici konulara değinerek televizyon dünyasını yerin dibine sokan bir televizyon serisi olarak ironileri içinde barındırıyor.

Mutlaka izleyin.

30 Temmuz 2012

American Pie Reunion

Beklendiği gibi!


Burada kastettiğim ilk orjinale bir hayli yakın seyreden başarılı bir film olduğudur. Ne zamandır film izlemeyen bünyeyi sinemaya alıştırmak için denedim ve başarılı oldu gibi.

10 yıl önce izlediğimiz filmle arasında sanki bir şey çekilmemiş gibi olmuş. Hemen ardından bu gelmiş gibi doğal ve samimi. Zorlama olmamış. Bence eğlenmek için izlenebilir.

7/10

21 Mayıs 2012

Man On Ledge

Ben suçsuzum!!


Uzun aralardan sonra film izleyince tercihim orta halli Hollywood filmleri oluyor. Zihnimi çok yormasın saçmalığı çok olmasın orta halli olsun diye. Hayat öpücüğü versin istiyorum biraz da. Hayata döndürsün yeter.

Man on Ledge girşiyle fena değil izlenimi yaratıyor ve filmin bazı yerlerindeki fena düşüşleri haricinde vasata yakın bir şekilde bitiyor. Genel olarak tipik bir hollywood filmi. Haksızlığa uğrayan polis memurunun kendini aklama girişimi. İntihar etmek için gökdelenin pervazına çıkar ve burdan aşağı atlamakla tehdit eder herkesi. Bu sırada da suçsuzluğunu nasıl ispatlayabileceği aklımıza takılır. Merak edip izleriz. Sonuç bildik gidişat tahmin edilebilir oyunculuklar ortalama.

"Suçsuzluğunu ispat etmek için suç işleme" filmlerinden biri. Bir diğeri Russel Crowe'lu The Next Three Days gibi bir şey olmuş yani. Çok özel bir film değil.

6/10



04 Mayıs 2012

The Hunger Games

Truman Show, 1984, Gladyator(Spartacus) ve Battle Royale karışımı. 



Film beklenenin aksine bol aksiyon içermiyor. Hatta bu konuda biraz daha iddialı olsalar iyi olurmuş diye düşünüyorum. Öyleki ilk yarı hiç bir olay yokken ikinci yarıda da ara ara gelen hareketlilik var. Yine de film sıkıyor diyemem. 

Film varlıklıları (Capitoldakileri) eğlendirmek ve biraz da başkente başkaldırdıkları için cezalandırılan 12 bölge halkından her sene 2'şerden 24 adayın belirlenen alanda savaştırılmasını konu alıyor. Bu savaştan sadece bir kişi galip gelecek ve diğerleri ölmek zorunda kalacaktır. 

Bu haliyle Battle Royale çok uyuyor. Savaş sahnesinin ve öncesinin sürekli izlenmesi ise bariz Truman Show benzerliği içermekte. Zaten hükümetin ağır şartlarda sürekli halkı izleyen şekli de 1984 izleyenlere tanıdık. Ama film aslında hiçbirinin ulaştığı seviyeye çıkamıyor. Bu filmin kötü olduğu anlamına gelmiyor. Daha Hollywoodvari. Mesela Battle Royalde kan gövdeyi götürürken hiç bir karaktere yakınlaşmıyorduk ama bu film kahramanlaşan bir kız üzerinden gidiyor ve bu bir yerden sonra sıkaibliyor. Ya da o kıza sempati duymazsanız uzaklaştırıyor hikayeden.

İzlerken sıkmayacağı için tavsiye ediyorum.



17 Nisan 2012

A Seperation

Zeki Demirkubuz'un son 30 yılın en iyi filmi dediğini düşünürsek 
biraz daha yakından bakmakta yarar var.



Asghar Farhadi farklı bir İran filmine imza atmış. İlk on dakikasında bunu anlamak mümkün değil tabi. Yine ağlak aile draması (ki İran sinemasının o filmleri de hiç fena değildir) beklerken bir anda tokat olup yüzümüze inen gerçeklik ve sadelikle karşılaşıyoruz. Peki önceki İran filmleri de sade gerçekçi değil miydi? Öyle gibilerdi ama daha çok masal gibilerdi. Kahramanlaşan karakterlerle dolu, acılardan doğan ve izleyiciye ders veren bir de yanı vardı (sanırım Kirazın Tadı'nı ayrı tutabilirim bunda. Yoksa Kanlı Altın dahil Cennetin Çocukları gibi filmler böyle). Ama Bir Ayrılık bu noktada diğerlerinden ayrılıyor.

Öncelikle film temel bir konu takip etsede içindeki ufak detaylarla sürekli yürüyor. Bu detaylar filmin her yerine dağılıp filmi zenginleştiriyor. Her bir cümlenin bakışın anlam kazandığı nadir filmlerden biri haline geliyor. Bir ayrılık sadece bir ayrılık değildir. Bir tek şey bilinmeyen (herkesin bilmediği- göremediği) pek çok soruna sebep olabiliyor.

İrandaki kadının çilesini değil bu sefer farklı bakarak adamın hayatına odaklanıyor. Kadının gitmek istemesi ve söylemlerine tarafsız bakıyor. Hiç yargılamadan erkeğin hikayesini ve kalışını rasyonelleştiriyor. Bizim bildiğimiz iran filmleri hep kadının orada kalmak istemeyişini aktarırır ve biz de hak veririz. Ama bu sefer adam gidene engel olmayıp kalışını açıklıyor. Kızının tutumlarına ise hayran oldum. Ne ulvi bir kızdır o. Aklı başında falan. Amerikan depresyon kızlarına cevap gibi.

Film dünyanın her yerine uygulanabilir aslında. Zaten bu genel geçer hikayesi sayesinde dünya çapında başarı elde etti.

A seperation gerçekten başarılı kendini izlettiren bir film tavsiye olunur.

9/10


13 Nisan 2012

We Bought a Zoo

Oturdum annemle izledim.


İyisinden bir aile filmi. Fazlasını beklemeye gerek yok. Sinamatik olarak harika bir film olmayabilir belki ama sıcak ve insanı sarıyor. Zaten hayvanlar olunca sempati duymamk da imkansızlaşıyor.

Anneleri 6 ay önce ölmüş olan Dylon ve Rosie babalarının napacağını bilemeyişi ardından hayvanat baçesi almasıyla kendilerini başka bir alemde bulurlar. Ancak bu hayvanat bahçesi bakım gerektirmekte ve maliyetlidir. Ailecek bu zorlu mücadeleye girerler ve karşımıza bu güzel aile filmini çıkarırlar.

Gerçek hikayeden esinlendiği için daha güzel geliyor insana. Ayrıca filmin müzikleri de Sigur Ros'dan Jonsi'ye ait.

7.5/10

11 Nisan 2012

Intouchables

Güzel bir komedi filmi.



Bir komedi filminde olması gereken herşey var.

Belden aşağı espriler, fars, karşılıklı atışmalar ve gerçekçilik. Araya rahatsız etmeden sokulan göçmen sorunu (ki fransada bundan bahsetmemek artık imkansız) ve bir de çok hafif dramayla birleşince tadında yenmez bir şey çıkmış ortaya. Diner de cons'tan beri en sevdiğim fransız komedisi diyebilirim. 

Kesinlikle izlenmeli.  

20 Mart 2012

The Grey

Ufff iyi mi anlamadım.



Zaten durmuş ve çalışmayan kafam artık filmleri de iyi değerlendiremiyor (zaten değerlendirmelerin kötüydü diyenleri tenzih ederim. ayıp ama), ama bu filme karşı değişik şeyler hissediyorum.

Öncelikle çok saçma ama duygusal ama şiddet ve aksiyon barındırıyor ama biraz hızlı akıyor ve anlaşılmıyor ve karakterler biraz havada ama hiç yoktan iyi. Zaten filmle iligli gariplik en baştan başlıyor: 55 yaşındaki Liam Nelson nasıl oluyor da aksiyon yıldızı oluverdi son 3 yılda? Babam böyle kek yapma... Tamam susutum.

Sonuna kadar izlenemeyecek filmlerden. Zaten sonunu izlemek de çok bi işe yarıyr mu bilemiyorum. Sonu mu var ki filmin. Hayat garip. Bir gün yaşarsın ve bir gün ölürsün. Bir filmi bir gün sever bir gün nefret edersin.

18 Mart 2012

Drag Me To Hell

Sam Raimi özüne dönerse.




Dr Bey neden bilinmez zorla korku filmi izletiyor bana. İyi korku filmi bulmak zor. İşin içine mistik olaylar büyüler girince senaryoyı yaratmak kolay olsa da etkisini arttırdığı da kesin.

Yaşlı kadına yardım etmeyip onu utandıran bankacı kızımız onun lanetiyle kötü ruhla karşı karşıya kalıyor. Ve bundan kurtulmaya çalışıyor. 

Film korku ögelerini etkili kullanıyor ve küçük bütçeye rağmen seyirciyi rahatsız etmeyi başarıyor. Bunu yaparken de sistemi leeştiriyor. Aslında eleştirinin temeli damat adayının zengin ailesinin orta kesim kıza tavrı ve bankanın ufak hesaplarla insnaları mağdur edişi. Yani kapitalizm ya da zenginin çürkinliği. Benim de en takık olduğum konu bu zaten ya film ondan orta üstü. 

Korku filmi ilzemek isteyenler için fena değil. Hatta başarılı bile. Yönetmenin eskiyi yad edişi başarılı.

7/10

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP